25 Nisan 2009 Cumartesi

Tevâzû

İnsanı insan yapan, onu aslî cevheriyle tanıştıran, varlığının esas gâyesine ulaştıran ve neticede insanlıkta kemâle erdiren sır; îman zemîninde neşv ü nemâ bulan “güzel ahlâk”tır.

İnsanın asıl yücelik, olgunluk, fazîlet ve kıymeti, ahlâkî seviyesi nisbetindedir. Bu cihanda Hak Teâlâ’nın sevip râzı olduğu bir kulu olabilmek, mânen olgunlaşmayı gerekli kılar. Bu olgunlaşmanın yolu da “mânevî terbiye”den geçer.

Hak Dostları

Her hüner ve mârifetin kazanılışı, bir yol gösterenin kılavuzluğuna muhtaç olduğu gibi, insanın şahsiyet ve karakterine en güzel ve en doğru istikâmeti gösterecek olan mânevî terbiye üstadları da “Hak dostları”dır. Zîrâ onlar;

- Dînin zâhir ve bâtınını lâyıkıyla mezcederek şahsiyetlerine nakşetmiş;

- Zühd ve takvâ yolunda kalben merhaleler kat ederek davranış mükemmelliğine ulaşmış;

- İdrak ve ihâtalarını her iki cihan ufkuna genişleterek îman lezzetine ve duygu derinliğine kavuşmuş;

- Bütün gayretleri, insanlığı kötü huylardan ve nefsin karanlık gayyâsından kurtararak güzel ahlâka, yâni mânevî olgunluk ve nûrâniyet semâsına yükseltebilmek olan; ârif, sâlih ve kâmil mü’minlerdir.

Onların gönül âlemleri her an Hak Teâlâ ile beraber olduğundan, dâimâ Hakk’ı hatırlatırlar. Onların izinden yürüyenler, hayat ve hâdiseleri âhiret penceresinden seyretmenin hikmet ve mârifetine ererler.

Hak dostlarının hâl ve davranışları, umûmiyetle Hakk’ın murâdına muvâfık düşer. Zîrâ Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bildirir:

“…Kulumu sevince Ben onun (âdeta) konuşan lisânı, akleden kalbi, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikâk, 38; Mecmau’z-Zevâid, II. 248)

Hak dostlarının ahlâkı, Kur’ân’ın fiilî bir tefsîri olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın gönül dünyâsından feyizli akisler taşır. Risâlet Güneşi Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini titizlikle hayatlarına tatbik gayreti içinde bulunan Hak dostları, tıpkı nûrunu güneşten alan mehtap gibi, o nebevî ahlâkın güzelliklerini yansıtan berrak bir ayna mevkiindedirler. Bunun içindir ki, onların hâl ve tavırlarını kalbî bir rikkatle seyredip o gönül erlerine muhabbetle bağlananlar, onların âleminde nebevî ahlâkın zarif tecellîlerini müşâhede ederler.

Rabbimiz velî kullarına, ihlâs ve samîmiyetlerine mukâbil, gönüllerde tasarruf salâhiyeti ihsân eylemiştir. Zîrâ onlar, önce kendi hayatlarında istikâmet üzere yaşayıp bizzat hâlleriyle, davranışlarıyla çevrelerine feyiz saçar, İslâm’ın zarâfet ve nezâketini temsil ve telkîn ederler. Bunun için de müstesnâ bir tesir bereketine mazhar olmuşlardır.

Yaşanmayan sözler ve samîmiyetten uzak riyâkâr davranışlar ise, içi boş ikramlar gibidir. Bunlar, esen hayat rüzgârları karşısında çok geçmeden kaybolup giderler, geriye en ufak bir iz bile bırakmazlar. Buna mukâbil Hak dostlarının kalplerde silinmez nakışlar bırakarak devâm etmelerinin sırrı; yüksek ihlâs, samîmiyet ve muhabbetleridir.

Bu yönüyle tasavvuf da, sırf dünyadan el-etek çekmek, Yûnus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya bürünüp belli evrâd u ezkâr ile iktifâ etmek değildir. Bilakis özü itibariyle tasavvuf, hayat ve kâinatta sergilenen sayısız hikmet tecellîleri ile rûhen derinleşerek ilâhî vuslat yolunda mesâfe alabilmektir. Bu da ancak ilâhî azamet ve kudret akışları karşısında hiçliğini idrâk ederek her nefeste “Aman yâ Rabbî!” niyâzı ile yaşamaya bağlıdır.

Hak dostları, içinde bulundukları her muhit için bir rahmet ve bereket vesîlesidirler. Toplumun bütün kesimlerine açılan bir şefkat ve muhabbet kucağıdırlar. Ayrıca onlar, îmân ehli için bir mıknatıs gibi câzibe merkezi hâlindedirler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kendi ahlâkıyla ahlâklanmış olan bu sâlih kullarını sevmiş ve sevdirmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)

Bu sebepledir ki Hak dostları, fânî vücutlarından sonra da mâzî olmazlar, unutulmazlar, sevenlerinin gönüllerinde yaşamaya devâm ederler. Cenâb-ı Hakk’ın, velî kullarına karşı nasipli gönüllere lutfettiği bu sevgi, aslında ebedî saâdet vesîlesi olan pek büyük bir nîmettir. Zîrâ âhirette kişinin sevdiğiyle berâber olacağı, nebevî bir vaaddir. Cenâb-ı Hakk’ın bu müstesnâ kullarını sevip onlara yakın bulunmaya çalışmak, kulu Rabbine yakınlaştırır.

Bizler de şâyet Hakk’ın sevgili kulları olan velîlere muhabbet duyuyorsak, âhirette onlarla haşrolunmayı arzuluyorsak, onların ahlâkî güzelliklerinden nasîb almaya çalışmalıyız. Çünkü sevginin alâmeti, sevenin, sevdiğindeki hâllerle hâllenmesidir. Bu itibarla Hak dostlarının ahlâkına bürünmeye çalışmak için, güzel ahlâkın, onlardaki muhteşem tecellîlerini çok iyi idrâk etmek îcâb eder. İşte Hak dostlarının ulvî ahlâkını aksettiren fârik vasıflardan biri:

Yüksek bir Kulluk Edebi: TEVÂZÛ

Hakk’a kulluk; öncelikle yüksek bir şuur işidir. İlâhî kudret ve azamet karşısında hiçliğini idrâk etmek, Hakk’ın dilemesiyle yokluktan varlığa çıktığımız gibi, varlığımızı da O’nun lutf u keremiyle sürdürebildiğimizi, her an ve her nefeste O’na muhtaç olduğumuzu bilmek, kulluğumuzun özünü teşkil eder. Yâni kulluk, saltanat-ı ilâhiyye içindeki âciz mevkiini görebilmek ve haddini bilebilmekten geçer. Bunu lâyıkıyla görebilen bir insanda ise büyüklenmeye, varlık ve benlik iddiâsına mecâl kalmaz, engin bir tâzim ve edeb hâlinde;

“Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen! Ne verdinse odur, dahî nemiz var?!” diye Hakk’a ilticâ eden Hüdâyî Hazretleri gibi, kulluğunu îtirâf ile hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunur. Dolayısıyla tevâzûdan nasibi olmayanlar, Rabbin kudret ve azametini lâyıkıyla idrâk edemeyenlerdir.

Yine ârifler sultânı Hazret-i Mevlânâ’nın:

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben âciz kul, kulluğumu îfâ edemediğimden utandım ve başımı önüme eğdim. Her köle âzâd edilince sevinir. İlâhî! Ben ise, Sana kul-köle olduğum için sevindim.” niyâzında olduğu gibi, hakîkî tevâzû, kulu ilâhî azamet karşısında yokluğunu îtiraf ile boyun eğmeye sevk eder.

Nitekim Peygamber Efendimiz’in torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın Kâbe’yi tavâf edip Makâm-ı İbrâhim’de iki rekât namaz kıldıktan sonra içli içli tekrarladığı şu yakarışı, kulluk edebine dâir ne güzel bir misaldir:

“Yâ Rabbî! Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi. Allâh’ım! Âciz hizmetçin kapına geldi. Yâ Rabbî! Dilencin kapına geldi, Sen’in yoksulun kapına geldi!..”

Bu yanık ilticânın ardından oradan ayrılan Hazret-i Hasan Efendimiz, yolda bir ekmek parçasıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastlar. Selâm verir. Onlar da Hazret-i Hasan’ı mütevâzı yemeklerine dâvet ederler. Peygamber torunu Hazret-i Hasan o yoksullarla birlikte oturur ve:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurur. Ardından da:

“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” der. O yoksulların karnını bir güzel doyurduktan sonra onlara elbiseler giydirir, ceplerine de bir miktar para koyup uğurlar.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

İşte gerçek bir tevâzû hâli, mü’mini Rabbine ve O’nun yarattıklarına karşı böyle bir duygu derinliği içinde yaşatan, yüksek bir kulluk edebidir. Bu edebi, şahsiyetlerine güzelce nakşedebilenler, her hâl ve hareketlerinde ölçülü ve dikkatli olurlar. Oturuşlarında, kalkışlarında, giyim-kuşamlarında, konuşmalarında, sükûtlarında, duruşlarında, yürüyüşlerinde, velhâsıl her hâllerinde bu edebin tezâhürü içinde bulunurlar. Cenâb-ı Hak buyurur:

“Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği) kulları ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler.” (el-Furkan, 63)

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (el-İsrâ, 37)

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zîrâ Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokmân, 18)

Âyet-i kerîmelerde, mağrur adımlarla ve çalım satarak yürümek, men edilmiştir. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yokuştan iner gibi hızlı ve vakur adımlarla önüne bakarak yürüyüşü de O’nun mütevâzı hâlinden bir numûnedir. Nitekim bu ahlâk-ı hamîde, Hak dostlarının da şiârı olmuş, tasavvufta “nazar ber kadem” tâbiriyle bir düstur hâline getirilmiştir.

Yürürken ayak uçlarına bakmakta; tevâzû, edeb, haddini bilmek, gözü haramdan korumak, Allah ve Rasûlü’nün emirlerine bağlılık gibi fazîletler vardır.

Sadece yürürken değil, her hâlükârda mütevâzı olmak, Hakk’ın muhabbetine vesîle olur. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“…Kim Allah için tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır...” buyrulmuştur. (Heysemî, X, 325)

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de, tevâzû husûsunda toprağın hikmetini okuyarak tevâzûda toprak gibi olmaya dâvet eder:

“Allah buyurdu ki: «Ey insan, dikkatle bak da gör, senin topraktan yaratılmış bedenine, rûhumdan bir tohum ektim, seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken, seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim, aşk verdim. Sen bir hamle daha yap da, topraklığı, yâni tevâzuu kendine sıfat, huy edin. Ben de, seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım.”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî ise, tevâzuun mânen yükseliş sırrına dikkat çekmek üzere suyu hikmet nazarıyla okuyup şöyle buyurur:

“Sel, heybetle aktığı için baş aşağı yuvarlanıp gidiyor. Çiğ damlası ise, küçücük ve âciz olduğundan, güneş onu sevgiyle yükseklere çıkarmaktadır.”

Hak Teâlâ’nın kullarında görmeyi murâd ettiği tevâzû hâli, ilâhî müjdelere nâiliyet vesîlesidir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…(Rasûlüm!) O ihlâslı ve mütevâzı insanları müjdele! Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.” (el-Hac, 34-35)

Dolayısıyla ihlâs ve tevâzû, Hakk’a kulluk mes’ûliyetlerimizin îfâsında hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir.

Kılıç, Boynu Olanın Boynunu Keser…

Varlık ve benlik iddiâsından uzak, mütevâzı insanlar, pekçok mânevî tehlikeden emin olurlar. Mevlânâ Hazretleri, bu hakîkati şu teşbîh ile îzâh eder:

“Kılıç, boynu olanın boynunu keser… Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz.”

Ayrıca sâhibini mânen yücelten hakîkî tevâzû, kişinin hikmet ve mârifetinin de artmasına, basîretinin açılmasına vesîle olur. Bu meyanda da Mesnevî’de şöyle buyrulur:

“Tevâzû sebebiyle sûretâ alçalsan bile, Allah senin gözlerine, doğru görmek basîretini ihsân eder. Artık her şeyin hakikatini açıkça görür, «Allâh’ım, bize bütün eşyânın hakikatlerini olduğu gibi göster.» hadîs-i şerîfinin sırrına muttalî olursun.”

Tevâzû; merhameti, hizmeti, cömertliği doğurur. Mütevâzı insan, hizmet ehlidir, merhametlidir, şefkatlidir. Bunun zıddına tevâzûdan nasipsiz bir insan, kibirlidir, hasistir, ilâhî lutuflardan mahrumdur.

İmâm-ı Şârânî “el-Bahrü’l-Mevrûd” adlı eserinde der ki:

“Bir mânevî mecliste en çok istifade eden, orada en çok tevâzû ve mahviyet gösterendir. Çünkü rahmet-i ilâhî dâimâ fakîrü’l-meşreb, mütevâzı kimselerin gönlüne nüzûl eder. Görmüyor muyuz ki, yağmur suları bile dâimâ çukurlar ve ovalarda toplanıyor, derelerde akıyor.”

Efendimiz’in Tevâzuu

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

“Allah Teâlâ bana; «Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiçbir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın.» diye vahyetti.” (Müslim, Cennet, 64)

Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, hür ve kölelerin dâvetine icâbet eder, bir yudum süt de olsa hediyeyi kabul eder ve ona hediye ile mukâbele ederdi. Toplumda hor görülen, küçümsenen câriye veya yoksul insanların isteklerine cevap verme husûsunda da büyük bir titizlik gösterirdi.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ashâbıyla birlikte Bedir’e doğru yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Efendimiz’e gelince arkadaşları:

“–Yâ Rasûlallah! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:

“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21)

Mekke fethi, müslümanların yirmi sene çektiği çile, ıztırap ve zulümlerden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lutfettiği en büyük zaferdi. Ancak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’ye zafer işâretleriyle değil, devesinin üzerinde secdeye kapanmış olarak ve bir şükür edâsı içinde girmiştir. En cüz’î bir benlik tezâhürüne karşı koymak üzere de:

“Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» niyâzında bulundu. (Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)

Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecandan titreyerek:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkîn buyurunuz!” diyen hemşehrisini, imkânlarının en zayıf olduğu zamandan misâl vererek teskin etti ve:

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidesini kastederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!..”1 diyerek kâ’bına varılmaz bir tevâzû gösterdi.

Yine aynı gün, ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îman telkîn etmesini isteyen Hazret-i Ebû Bekir’e:

“–Yâ Ebâ Bekir! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidemez miydik?!.” karşılığını verdi.2

Kendisine aşırı tâzim gösterenlere de:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah beni «Rasûl» edinmeden önce «Kul» edinmişti.” ikâzında bulundu. (Heysemî, IX, 21)

Ashâbın Tevâzuu

Nebevî terbiye altında yetişen sahâbe nesli de Allah Rasûlü’nün tevâzû hâlinden müstesnâ nasipler almışlardır.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün ifâdesiyle; “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi”3 olmasına ve yine Efendimiz’in; “Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım…”4 buyurmasına rağmen, halîfeliğe seçildiğinde îrâd ettiği ilk hutbede:

“Ey insanlar, en hayırlınız olmadığım halde başınıza emir tayin edilmiş bulunuyorum.” diyerek vazîfesindeki yüksek dirâyetine rağmen Hak Teâlâ’nın lutf u ihsânını ümîd ederek tevâzûdan müstağnî kalmamıştır.

a

Selman -radıyallâhu anh- Medâin vâlisiyken, Şam’dan bir tüccar gelmişti. Tüccar, yükünü taşıyacak bir hamal ararken, sırtında bir aba olan Selman -radıyallâhu anh-’a rastladı. Onu tanımadığı için de; “–Gel şunu taşı!” dedi.

Selman -radıyallâhu anh- yükü sırtlandı. Halk vâliyi birinin yükünü taşırken görünce adama hemen durumu îzah ettiler. Şamlı tüccar derhâl özür dileyip yükü almaya çalıştıysa da Selman -radıyallâhu anh-:

“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” karşılığını verdi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)

a

Peygamber müezzini Bilâl -radıyallâhu anh-, siyâhî idi. Ebû Zer -radıyallâhu anh- ona bir kızgınlık ânında; “Ey kara kadının oğlu!” diye hitâb etti. Bu sebeple Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, ona kızdı. Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın sonraki bir hâlini Ma’rûr bin Süveyd şöyle anlatır:

“Ben, Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ı üzerinde değerli bir elbiseyle gördüm. Aynı elbiseden kölesinin üzerinde de vardı. Kendisine bunun sebebini sordum; Ebû Zer, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında bir kişiye hakaret ettiğini ve onu annesinden dolayı ayıpladığını anlattı. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurmuş:

«Sen, kendisinde câhiliye huyu bulunan bir kimsesin. Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himâyenize vermiştir. Kimin himâyesinde bir kardeşi varsa, kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şâyet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.»” (Buhârî, Îmân 22, Itk 15; Müslim, Eymân 40)

Tevâzûda Îtidâl

Tevâzûda aşırıya kaçmak, kişiyi ya zillete ya da dolaylı bir kibre götürür. Asıl tevâzû, mânen seviyeli insanların kârıdır. Böyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi davrananların yaptıkları, tevâzû kisvesi altında böbürlenmek ve riyâkârlıktır.

Şeyh Sâdî ne güzel söyler:

“Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar.”

Buna göre kıymeti hâiz bir vasfı olmayan kimselerin o vasıfla ilgili kullandıkları tevâzû ifâdeleri, ayrı bir riyâ misâlidir.

Meyveleri olgunlaşmış ağaçların, dallarını yere eğip insanlara ikrâm etmesi gibi; ancak akıl, ilim ve hikmet sahibi seçkin insanlar mütevâzı ve ikram sahibi olurlar. Şu hâlde insanoğlu, gösterişe dayalı nefsânî şöhret ve heybetten ziyâde, iç âlemini bütün varlıkların istifâde edebileceği bir hazine hâline getirmelidir.

Kimileri ise kendileri hakkında “ne mütevâzı insanmış” dedirtmenin nefsânî tatminkârlığı maksadıyla tevâzû gösterirler. Bu riyâkâr hâl, aslında “tevâzûun fahrı”ndan, yâni tevâzû görüntüsü verilmiş bir kibirden ibârettir. Meselâ; “–Ben fakir, âcizâne, ancak şu kadar hayır-hasenat yapabildim, şöyle şöyle ibâdetlerim var.” gibi sözler, gurur ve kibrin, tevâzû perdesi altında sergilenmesinden ibârettir. Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur:

“İnsanlar arasında kendisini fazla zemmeden kimse, hakikatte kendisini övmüş olur. Bu ise riyâ alâmetlerindendir.”

Dolayısıyla tevâzûda aşırıya kaçmak da tehlikelidir. Zîrâ kibir ve gurur, nefsi palazlandırırken rûhu öldüren zâhirî yükselişlerdir. Hazret-i Mevlânâ bu hususta şöyle îkâz eder:

“Köle gibi mütevâzı ol da at gibi yerde yürü. Omuzlarda yürüyen tabut gibi yükselmeye kalkışma. Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; (ne kadar ulu olsan da) ululuk taslama.”

Asıl tevâzû, nefsi Hakk’a karşı kulluk, halka karşı insaf makâmında bulundurmaktır. Yani Allâh’ın emirlerine samîmiyetle itaat edip kusur ve acziyetini îtirâf etmek, insanların da haklarına riâyet edip onların doğru sözlerini kabûl etmek, hakîkatler husûsunda nefsânî bir inatlaşmaya girmekten sakınmaktır. Nitekim Fudayl bin İyâz -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur:

“Tevâzû; ister câhilden, ister çocuktan olsun, hakkı duyduğun vakit, ona boyun büküp onu kabul etmendir.”

Mânevî Terbiyede Tevâzû İksîri

Bir atasözünde; “Tevâzû, şeref avlayan bir avcıya benzer.” denilir. Hakîkaten mânevî izzet, şeref ve mertebeleri kazandırmakta, tevâzû kadar müessir bir başka vâsıta yoktur. Bunun zıddına kibir ve benlik dâvâsı gütmek, Cenâb-ı Hakk’ı son derece gazaplandıran kötü huylardır. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bu hususta şöyle buyurur:

“Kul dünyâ nimetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nîmet kulundan gidinceye kadar ona buğzeder.”

Mânevî terbiyeye de, öncelikle nefis tezkiyesiyle başlanır. Nefisten en zor çıkarılabilen kötü huy; kibir ve benliktir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:

“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da mânen tekâmül edebilmek, dînin hedeflediği kâmil insan olabilmek mümkün değildir. Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

“Bir kişi, kendinden geçerek yokluğa ulaşır, yokluk o kişiye manevî bir ziynet olursa, o kişinin Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi gölgesi kalmaz. Yani o kişi hayâlî ve gölge varlığından kurtulur.”

Aslı yokluk olan, yâni yokluktan gelen insanoğlunun varlık ve benlik iddiâsına kalkışması, ne büyük bir bedbahtlıktır. Bütün dünyevî dayanaklar ve nefsânî hazlar da kulun bu gaflete düşmesine zemin hazırlayan imtihan tuzaklarıdır. Bu tuzağa düşen mağrur kimseler, oltadaki yemin bir anlık lezzeti için kendini helâke sürükleyen balıklar gibidirler. Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel îzâh eder:

“Varlık ve benlik, insanı adam akıllı sarhoş eder; aklını başından, utanma duygusunu gönlünden alır.

Şeytan, bu sarhoşluğa kapıldı da; «Âdem niçin benden üstün olsun; bana reis olsun?» dedi de lânete uğradı.”

Bu bakımdan kibir âfetini nefisten silip atmak, hayâtî bir vecîbedir. Hasan-ı Basrî Hazretleri:

“Tevâzû, karşılaştığın her müslümanın senden üstün olduğunu kabul etmendir.” buyurur.

Ârifler sultânı Nakşibend Hazretleri, intisâbının ilk yıllarında insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüş, pek çok mânevî mertebelere de bu hizmetleri bereketiyle nâil olduğunu ifâde etmiştir. Onun nâil olduğu tecellîlerin âdeta sırrını ifâde eden şu mısrâları pek mânidardır:

Âlem buğday ben saman,

Âlem yahşî ben yaman!..

(herkes tam, ben kusurlu)

İşte bu kalbî kıvâma erdikten sonra kişi asıl mânevî terakkî yoluna girmiş sayılır. Mevlânâ Hazretleri bu kalbî kıvâma erenlere şöyle seslenir:

“Yola düşersen, sana yol açarlar. Yok olursan, seni varlığa ulaştırırlar.”

“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hak âşığı! Eğer ahmak değil isen, Hakk’ın huzuruna yokluk götür.”

Kibir gibi bir sıklet ve gaflet ile mânen mesâfe alabilmek imkânsızdır. Zîrâ Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

“Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur.”

Bunun içindir ki Hak dostları, nefislerini tezkiye edebilmek için evvelâ varlık ve benlik elbisesini çıkarmışlar, yokluk ve hiçlik libâsını büyük bir samîmiyetle giymişlerdir. Ancak bu merhaleden sonra mânâ sultanlığına nâil olmuşlardır.

Nitekim cihan padişahlarına yön veren Hüdâyî Hazretleri, mânevî terbiye için Üftâde Hazretleri’ne intisâb ettiğinde ilk olarak kendisinden dünyevî ve nefsânî dayanaklarını terk etmesi istenmiştir. Bu meyanda da kadısı olduğu Bursa’nın çarşısında, süslü kaftanıyla ciğer satması emredilmiş, akabinden de dergâhın helâ temizliği hizmeti verilmiştir.

Yine büyük Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de ilim âleminin âdeta güneşi mevkiinde iken Dehlevî Hazretleri’nin önünde diz çökmüş, verilen helâ temizliği vazîfesini titizlikle îfâ etmiştir. Böylece tevâzû, yokluk ve hiçlik tâcını giymiş, netîcede üstâdının iltifatlarına ve mânevî ikramlara mazhar olmuştur.

Velhâsıl, mânevî olgunluk için hiçbir zaman tevâzû libâsını üzerimizden çıkarmamamız îcâb eder. Tevâzûsuz bir kulluk, noksan ve illetli bir kulluktur. Benlik ve kibir ise, tıpkı şeytan -aleyhillâ‘ne- misâlinde olduğu gibi, kişiyi küfre kadar götürebilen en tehlikeli âfetlerdendir.

Hak dostları, tevâzûyu kendileri için hayat düsturu edindiklerinden, Hakk’ın büyük nîmetlerine mazhar olmuş, mâneviyat semâsının yıldızları hâline gelmişlerdir. Eriştikleri mânevî salâhiyetle de ömürleri boyunca insanların irşâdına gayret ettikleri gibi, fânî ömürlerinden sonra da irşâda devâm etmektedirler.

Rabbimiz, Hak dostlarının tevâzû, yokluk ve hiçlikle yücelmiş gönül iklîminden kalplerimize hisseler ihsân eylesin. Kulluğumuzu ve haddimizi bilip vazîfe ve mes’ûliyetlerimizi kemâl-i edeple îfâ edebilmemizi müyesser kılsın!

Âmîn…


Dipnotlar: 1) Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64. 2) Bkz. Ahmed, VI, 349; Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, V, 451. 3) Bkz. Buhârî, Tefsir, 9/9. 4) Tirmizî, Menâkıb, 20.

23 Nisan 2009 Perşembe

Harika bir sohbet ... Şirk, ana-babaya itaat, kulluk üzerine

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Vel-âkıbetü lil-müttakîn... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...

Sizlere hacca gitmeden evvel, anaya babaya itaatin lüzûmundan bahsediyordum. Şimdi de, anaya babaya itaatsizliğin cezasının ne kadar ağır olduğunu duyurmak istiyorum. Bu ana baba işi çok feci bir işmiş, yâni.. Şimdi öğrensek de geçti bizden; vaktiyle öğrenmek lâzımdı. Onun için, genç kardeşlere şimdi tavsiye edeceğim.

Ananın babanın kıymetini bilmek lâzım!.. Ana-babanın kıymetini bilip de onun rızasını almadan, yaptığımız işlerde muvaffak olmanın imkânı yok... İstersen bey ol, istersen paşa ol; ne olursan ol, kıymeti yok yâni.


Buhàrî ve Müslim hadisidir. Cenâb-ı Peygamber diyor ki: "Size büyük günahları bildireyim mi?" Üç defa söylemiş. Çeşitli rivayetler var. Bunlar üç tanedir:

Bunun birisi, "Allah'a şirk koşmak, gâvurların yaptığı gibi Allah ikidir, üçtür demek. Karısı var, kızı var demek..." Çirkin şeyler. Elhamdü lillâh onları biz yapmayız, putlara da tapmayız amma, bazı ufak tefek şirkin küçük tabakaları var; inşallah onları da Cenâb-ı Hak afv ü mağfiret eder.

Çünkü, Allah'ın işine karışmak da şirk!.. Onun işine karışmak caiz değil. Bazan yağmur yağdırır, bazan yağdırmaz. Bazan kuraklık verir, bazan fazla yağmur verir... Onun işine karışmak iyi değil. Bu, şirkin affolunan kısımlarıdır; ötekiler felâket... Birisi bu.


İkincisi: (Ukkul-vâlideyn) "Valideyne âsî olmak." Ana-babanın sözününü dinlememek, onların hatırını kırmak, onları incitmek. Onlara, senin aklın ne erer demek... Okumuş, belki de profesör olmuş, ne olursa olsun; anasına babasına böyle çirkin sözler söylemek, valideyne isyanın içine girer.

Bunları söylerken Cenâb-ı Peygamber, Kâbe'nin duvarına dayanıyormuş. Derken bir köle gelmiş. Bunun üzerine demiş ki:

(Ve kavlü zûr, ve şehâdeti zûr) "Yalan söz ve yalancı şahitlik kebâirin büyüklerindendir." Büyük günahlardır. Maalesef, insanlar maksatlarına erişebilmek için beş-on kuruşa tenezzül ederekten; bilmedikleri halde bildik, görmedikleri halde gördük diyerek şahitlik ediyorlar. Hakim de ne diyecek, o şahitlerin şahitliğine göre hükmü veriyor. Bu çok büyük bir hata ve kusurdur.

Onun için, Cenab-ı Peygamber o kadar tekrarlamış ki bu sözü, etrafında olanlar, "Ah ne olurdu sakin olsaydı Rasûlüllah..." diyorlarmış. Heyecana gelmiş yâni... Buhàrî ve Müslim, bir de Tirmizî Hazretleri bunu rivayet etmiş.


Yine Buhàrî'nin bir rivayetinde kebâir:

(Eşşirkü billâh) "Allah'a şirk koşmak." Bunun kısa bir misâlini söyleyeyim. Bâyezid-i Bestami Hazretleri demiş ki:

"--Yâ Rabbi, ben hiç şirk koşmadım!"

Bâyezid malum meşhur bir evliyâ. Demiş ki:

"--Yâ, filan vakitte süt içtin de, karnın ağrıdıydı. O karnının ağrısını sütten bildin, benden bilmedin!" demiş. İncelik noktaları...

Bu zatlardan birisi de, Abdülkadir-i Geylani'nin huzuruna gelmiş. Yağmur yağıyormuş çöle... Çöle yağmur yağarken demiş ki:

"--Yâ Rabbi, çölde suya ne ihtiyaç var? Bu yağmur bizim memlekete yağsaydı, mahsuller güzel olurdu. Bu çöl, kum, bir şey olmaz burda; suya yağmura lüzum yok..." demiş.

Abdülkàdir-i Geylâni'yi ziyaret edip gittikten sonra, kapısında bekleyen dervişe demiş ki:

"--Bu zat, yüksek bir veliydi ama düştü mevkiinden..." demiş.

"--Neden efendim?"

"--İşte, Allah'ın işine karıştı; bu yağmuru çöle vereceğine bizim memlekete vereydin, diye hatırından geçirdi." demiş.

"--Biliyor mu?.."

"--Bilmiyor." demiş.

O derviş yetişmiş arkasından, demiş:

"--Sen böyle bir hata etmişsin..."

Hemen tevbekâr olmuş. Boynuna ip taktırmış, kendisini sürüklettirmiş. "Allah'ın işine karışanın cezası budur." diyerekten.. Allah affetsin... Allah'ın işine karışma!..


O kafirler şirk yapıyorlar; ikidir diyor, üçtür diyor; gecenin Allah'ı var, gündüzün Allah'ı var; sıcağın Allah'ı var, soğuğun Allah'ı var; hayr edici Allah var, şer edici Allah var diye bir sürü Allah zikrederler. Kâbe zabtolunduğu vakitte 360 taneydi bunlar; hepsini kırdı attı Peygamber Efendimiz... Elhamdü lillâh, onlardan şimdi yok ama, böyle ufak tefek bazı hatalarımız olur. Onu da Allah affeder.

Şirke gelince;

(İnneş-şirke lezulmün azîm.) Her günahı affeder Allah şirki affetmez.

İkincisi, bunun yanında, (Ukkul-vâlideyn) "Ana babaya asi olmak" çıktı. Allah'a şirkle, ana babaya asi olmak bir arada zikrolunuyor. Üçüncüsü, (Katlün-nefs) "Adam öldürmek." Şimdi bakın işin ehemmiyetine: Adam öldürmekle ana-babaya asi olmak yanyana. Ha adam öldürmüşsün, ha ana babaya asi olmuşsun; aynı günah işleniyor.

Birisi de, (Yemînül-gamûs) "Yalan yere yemin etmek." Bu şimdi pek bollandı. Vallà, billâ diyerekten herkes söyler bunu... Pazarda satacak bir patates, bir domates; vallà bu fiata, billà şu fiata aldım deyip bir de yalanını katar. Yalanına bir de yemin ekler. Bu çok büyük hatadır. Doğruyu söyle; alırsa alır, almazsa almaz.

Gamûs, gams'ten; batmak... Suya batan adama (Gamese) "Suya battı." derler. Bu da günaha batırıyor. Günah da cehenneme batırıyor nihayet...

Bu günahlar bir başka rivayette de şöyle bildiriliyor: İnd-i ilâhîde, kıyamet gününde büyük günahlardan birisi Allah'a şirk koşmaktır. İkincisi, mü'min bir nefsi öldürmek, haksız yere... Kanun idam cezası verirse, o müstehak; fakat, böyle bir şey olmadan keyfi öldürürse... Birisi de, harp meydanında düşmanla karşılaşacağı bir anda; iki kıt'a birbirine girişmiş o anda, kurtulmayı kaçmakta buluyor. Bunun günahı ile ana-babaya asi olmanın günahı; adam öldürme, harbden kaçma, şirk etme günahları ile ana-babaya isyan aynı seviyede...

Bir de, (zemmül-mühsane) namuslu kadına iftira ediyor. Bir de sihir var ya --Allah esirgeye-- onu öğreniyor. Yapmak ayrı, öğrenmek de ayrı; öğrenmesi de günah!.. "Öğren de yapma!" derler ama, ne lüzumu var? Onu öğreneceğine Kur'an'ı öğren, başka bir faydalı ilim öğren!..

Daha; (ve eklür-ribâ) faiz yemek... Bir de, (ve eklül-mâlel-yetîm) yetim malını yemek. Yetim malını yemek, ateş yemek gibidir. Tabii, mâsum çocuk ne bilecek? Anasından, babasından bir şey kalmıştır; fakat onu idare edecek adam --amca, dayı neyse-- keyfe mâ yeşâ harcar paraları... İstediği gibi yer içer; caiz değil. Yetimin malını muhafaza edecek. Ancak, yetimin malını çoğaltmak için kullanabilirse ne âlâ... Yalnız, kullanan adam isterse nafakası kadar alır.

Yine burda bize anlatılan şey, ana-babaya isyanın ne kadar ağır ve kötü bir şey olduğunu duyurmaktır. Bu günahlarla beraber oluyor.

Bir büyüğü daha:

"Üç kişiye Allah-u Teàlâ kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmayacak." İnsan sevdiğine güler yüzle bakar, sevmediğine de bakmaz. Bunlardan birisi: (Àkkun livâlideyhi) "Valideyne asi olan insana, Allah rahmet nazarıyla bakmayacak!" Bakmadı mı, yandı demektir. Allah'ın rahmetinden mahrum kalmıştır.

İkincisi: (Ve müdminül-hamr) "İçkiye devam eden insan." Burada hamr geçiyorsa da, her içki bunun içine dahildir.

Üçüncüsü: (Vel-mennân) "Verdiklerini başa kakan." İcabında iyilikler yapmıştır. Sonra bir gün gelmiş kızmıştır: "Ulan, ben sana bu kadar iyilikler yaptım da, sen bugün nankörlük yapıyorsun bana!" diyerekten, onun başına kakıyor. Bakın, bu da öteki günahlarla bir seviyede... Başa kakmak, o zavallıyı böyle hakir düşürmek, onu rahatsız etmek, pek iyi bir şey olmuyor. Bu üçünün yüzüne bakmıyor Allah.


Bir üçü de, (Lâ yedhulül-cenneh), cennete girmeyecek! Birisi: (El-àkkul-vâlideyn) "Valideynine asi olan adam cenneti ummasın!"

Hatta şöyle bir hikâye gördüm: Isfahan şehrinden bir hacı efendi hacca gelmiş, 30 seneden beri de orda ikamet ediyor ve Allah'a yalvarıyor ki, beni affet diyerekten... Her sene bir veli gider, "Senin haccının kabul olmadığını Allah bana bildirdi, ben de geldim sana bildirmeğe..." dermiş. O adam tabii, ağlaya sızlaya yine devam edermiş.

Gençlik iktizâsı sarhoş olmuş. O sarhoşluğunda, anası buna yapma evladım dediyse de, kızarak anasına bir tokat vurmuş; anasının da dişi kırılmış. Anası buna kahrolasın mı dedi, ne dediyse gayri... Bu da artık ne kadar yalvardıysa, --anası da biraz katı yürekli anlaşılan-- affetmemiş... Bu adam gelmiş Kâbe'ye affettiririm diye yalvarmaya. O sene de Mâlik ibn-i Dinar isminde bir zat hacca gitmiş:

"--Yâ Rabbi, acaba hacıların içinde haccını kabul etmediğin adam var mı ki?" demiş.

Velilere ilham olur.

"--Filân yerdeki, filân memleketli hacının haccını kabul etmedim, başka hepsininkini kabul ettim." denilmiş.

Gitmiş, aramış bulmuş adamı; demiş:

"--Yahu, sen ne yaptın böyle?.."

"--Sorma, böyle bir kabahat yaptım." demiş. Onun için, ana-babaya asi olmak çok fena... Affı da çok zor.


Burda ilk evvelâ cennete girmeyecek, (El-àkkul-vâlideyn) "Anasına babasına asi olan." Bağırmak kolay, bağırıp çağırmak kolay; fakat, onun gönlü incindikten sonra onu tamir çok zor... Ne derler: "Kalb sırça bir saraydır, kırılınca tamiri müşkildir." Ne ananın babanın, ne de başkasının kalbini kır; kimsenin kalbini kırma! Her kalbde bir aslan yatar. Hepsi Allah'ın kulu...

İkincisi, deyyus; yâni iffetsiz adam, ailesini sakınmayan adam, ailesinin kötülüklerine göz yuman adam...

Üçüncüsü de, racule; kadının erkek elbisesine girişi, kadının da ceket pantolon giyip erkek gibi gezmesi... Bunların hiçbirisi caiz değildir.

Bir tane daha okuyayım:


(Yürâhu rîhul-cenneh, min mesîreti hamsi mieti âm) "Cennetin kokusu tam beşyüz yıllık yoldan duyulur." O kadar güzel bir koku... O kadar uzaklara kadar yayılır. "Fakat bunun kokusunu duyamaz, yaptığı amelleri başa kakanlar." Yukarıda da geçti. "İkincisi, ana babaya asi olanlar. Üçüncüsü de, içkiye devam edenler." Bizim dersimiz içki bahsi değil, öteki de değil; ana babaya asi olan kimse cennete giremeyecek, onu duyurmak...

Ebû Ümâme Hazretleri Rasûlüllah SAV'in sahabesindendir. Müslüman olmuş, Rasûlüllah'ın yanında bir müddet hizmet etmiş. Rasûlüllah demiş ki:

"--Sen de git, kavmini imana davet et! Burda benim yanımda oturmakla ne olacak; kavmini imana davet et!"

"--Peki yâ Rasûlallah!" demiş, gitmiş kavmine:

"--Yâ bunların hükmü geçti, Allah'ın Rasûlü geldi. Allah birdir, şeriki naziri yoktur, mülkün sahibidir." demiş.

İşte, bizim bildiğimiz Allah'ı tarif etmiş. Onlar da develerini sulamaya gelmişler:

"--Sen bizim aramıza fitne sokuyorsun; bizi ecdadımızdan gördüğümüz ibadetlerden alıkoydun; ne fena adamsın sen!" diyerekten çıkışmışlar.

O zat da orada bunalmış, biraz su içmek istemiş. Su da vermemişler. "Sen öl burada..." demişler. Fakat Cenab-ı Hakk'ın rahmeti, orada okuduğu şeylerle hepsi imana gelmiş.

Yalnız, imana ihlâs ile davet edici olmak lâzım! İhlâs ile davet etti miydi, Allah esbabını halkeder; imana gelir insanlar. Menfaat için olursa, olmaz.


Burda da, "Üç kişiden ne farzları, ne nafileleri kabul olunur." buyruluyor. Bu çok mühim: Ne farz ibadetleri kabul olur, ne de nafile yaptığı ibadetleri kabul olur. Kim bunlar?.. Onlardan birisi, Anaya babaya asi olanlar. Allah kusurumuzu affetsin... Bunları duyurmak isteyeceğim ama, ezan da okunuyor galiba?.. Allah cümlemizi affetsin... Tevfîkat-ı samedâniyyesine mazhar eylesin...


Allah bizi çok güzel bir mahlûk olarak yaratmıştır. En güzel mahlûk biziz. Çok mahlûkları var Allah'ın... Melekler var, hiç günah işlemezler; biz onlardan efdalizdir. Yaratılışları onların öyle, ellerinden gelmez fenalık... Fakat, biz nefislerimizi ıslah edebildiğimiz takdirde, o günahsız meleklerden daha iyi oluruz, izn-i ilâhiyye ile...

Onun için, en güzel bir mahlukuz. İki şeyden ibaretiz, buna dikkatinizi çok rica edeceğim: Bir madde, bir mânâ... Maddemiz; işte toprak olan et, kemik, deri, şu, bu, vücudumuzun dış kısmı. Bunun bir vazifesi var, kafestir bu. Vazifesi kuşu içinde saklamak, kuşu muhafaza etmek... Kuş da gönüldür. Bu kafes bu gönül için yapılmıştır. Bu gönlün muhafazası herkesin vazifesidir.

Zengin olmak vazife değil. Hacı olmak, hoca olmak, şu olmak, bu olmak; hiçbirisi bunların kâfi değil... Allah'ın sevgili kulu olmak için, bu gönlü tamir etmek lâzım, bu gönlü beslemek lâzım!.. Bu gönlü imar etmek lâzım, bu gönlü Allah'ın seveceği bir gönül yapmak lâzım!..


Allah-u Teàlâ insanlara her gün nazar eder. Bu nazarlar cesedlerine değil... Bu güzel, bu çirkin, bu zengin, bu güzel giyinmiş, bu süslü; hiç kıymeti yok... Allah-u Teàlâ'nın nazarı hep gönülleredir. Gönlü bakalım bu adamın ne diyor?.. Nelerle meşgul?.. Fitne fesatla mı meşgul? Hayırlarla mı dolu içerisi?..

Onun için, biz gayretimizi hep bu gönüllerimizin ıslahı için sarfedeceğiz. Allah bize vermiş elhamdü lillâh, gönül bulunur bir nimet değil. O gönlü ıslah etmek için, çalışacağız. Ne zaman?.. Gecede, gündüzde... Neden?.. En büyük nimet... Zengin olmuşsun ne olacak; istersen mezarını altından yaptır, kıymeti yok... O gönül sende olmadıktan sonra bu dünyadan göçersen, yazık ahiretteki haline.

Binâen aleyh, o gönül ancak Allah'ın emirlerine itaatle mâmur olur. Allah'ın emirlerine itaatın başı da, anaya babaya hürmetle başlar. Anaya babaya hürmetle beraber, komşulara da hürmet lâzım!.. Hocalarına da hürmet lâzım, büyüklerine de saygı lâzım; hepsi lâzım bunların. Anasına babasına hürmeti tanımayan insan, başkalarına da saygısı olmayacağına hiç şüphe yok... Saygıyı hiç bilmiyor demek ki. Onun için başa ana-baba konmuş... Ana-babadan itibaren hep büyüklere insan hürmetkar olmalı, saygılı olmalı, sevgili olmalı...


İki şey var: Seveceksin, sevileceksin!.. Sev ve sevil!.. Sevmek için, sevilmek için, ne lâzımsa onu yapacaksın. Meselâ; büyüklere yakışan, sokaklardan geçerken komşu çocuklarını sevindirmek lâzım! Öyle sallana sallana geçmek olmaz. O çocukların eline birer hediyelik tutuşturuverirsin, birer şeker verirsin, bir şeyler verirsin. Çocuklar sevinir bundan, hacı baba geçsin diye bakarlar.

Büyüklere karşı da insan, daima onların yardımlarına koşmalı.. Giderken elinde sepeti varsa, sepetini al; torbası varsa torbasını al, taşıyıver... Büyüklere hürmet et, yolunu kesme, önüne geçme, saygı göster... İşte bunlar hep insanın İslâmlık vazifeleridir.

Allah hepimizi affetsin de, şimdi altta bir ders kaldı ama, onu da gelecek cumaya bırakalım inşallah!..


Ana babaya itaat çok mühim. Hacca gitmeden evvel başladım, şimdi 43. sayfaya geldi; hala ana-baba hakkı bitmiyor. Çok mühim... Hem de acınıyorum yazarken kendi kendime: Acaba bunu kim okuyup da, kim bununla amel edecek?.. Çünkü yetişen nesil, Allah tanımıyor ki, anayı babayı tanısın!.. Allah'ı tanımayan insan, anayı babayı nasıl tanısın? Evvelâ Allah'ı tanıtmak, Allah'ın yoluna sokmak lâzım ki; anayı babayı, büyüklere hürmeti, saygıyı bilsin; insanın kıymetini bilsin.

İnsan öldürmesi kolay, ne olacak; bir kurşun alır götürür insanı.. Fakat, bu kurşunu sıkabilecek ne kadar kuvvet lâzımdır, ne kadar cesaret lâzımdır ki, sen bu Allah'ın yaptığı cesedi öldürüyorsun; bunun mes'uliyeti olmayacak mı?.. Allah sormayacak mı?. Yok imanı; "Dünyada ne yaparsan, öldün bitti." diyor... Bu İslam akidesinde olmadığı gibi, gâvur akidesinde de yok.. Gâvur da inanıyor ahirete. Gâvur da diyor ki, öldükten sonra ahiret var. Yahudi de diyor, Nasrânî de diyor, Rum da diyor, Ermeni de diyor...

Müslümanım deyip de, bu ahireti inkâr edip; vurduğum vurduk, kırdığım kırdık diyen insanın hali ne olur?..


Onun için, en büyük felâket insanları İslâm yolundan ayırmaktır. İslâm yolundan ayrıldıktan sonra, canavardan farkı olmaz onun.. Canavar yine ehvendir; vurursun ölür gider. Fakat, insanın canavarını vurmakla bitmiyor ki...

Allah cümlemizi affetsin... Tevfikat-ı samedâniyyesini ihsan etsin...

21 Nisan 2009 Salı

Hz. Peygamberimiz'in s.a.v. vefatı

Hz. Peygamberin hayatında, ölümünde, sözünde, fiilinde, bütün durumlarında düşünenler için ibret ve güzel bir örnek mevcuttur. Basireti açık olanlar için o bir ışıktır. Zira Allah'ın katında ondan daha şerefli bir kimse yoktur. Çünkü o Allah'ın dostu, habibi, Allah'ın kelamına muhatap olan kulları arasından seçilen Allah'ın peygamberi ve nebisidir. Müddeti bittiğinde acaba Allah ona bir an daha mühlet vermiş midir? Eceli geldikten sonra acaba bir lahza dahi tehir olunmuş mudur? Hayır! İnsanların ruhlarını kabzetmekle görevli melekler göndererek onun şerefli ve pak ruhunu Allah'ın huzuruna götürmek onun temiz bedeninden çıkarıp rahmete rıdvan ve güzel hayırlara daldırmak için götürmeye geldiler. Rahman olan Allah'ın manevi komşuluğunda doğruluk merkezine götürdüler. Bununla beraber ölüm anında Hz. Peygamber'in üzüntüsü arttı. Izdırabı kesintisiz devam etti. İnlediği görüldü. Allah'ın mülakatına karşı olan isteği yükseldi. Benzi sarardı. Alnı terledi. Sağı ve solu inkıbaz ve inbisat hususunda sarıldı. Hatta o mecliste hazır bulunanlar Hz. Peygamber'in bu ızdırabından ötürü ağladılar. Onun acı çektiğini müşahade edenler sızlandılar. Acaba peygamberlik mertebesi Hz. Peygamberden Allah'ın takdirini uzaklaştırdı mı? Ölüm meleği onun aile efradını ve aşiretini gözetti mi? Hakkın yardımcısıdır. Halkı uyarıyor ve müjdeliyor diye ona bir müsamaha gözetti mi? Heyhat nerede! Ölüm meleği vazifesini yerine getirdi. Levh-i Mahfuz'da yazılı olarak gördüğünü harfiyyen tatbik etti.
O halde neden muttakilerin imamı Rabb'ül-Alemin'in habibi ve peygamberlerin efendisi olan Hz. Peygamber'in ölümünden ibret almıyoruz?
İbn Mes'ud (r.a.) der ki:
Hz. Âişe'nin odasında bulunduğu ve eceli yaklaştığı bir sırada Allah Rasulü'nün huzuruna vardık. Bize bakınca gözlerinden yaşlar aktı. Sonra şöyle buyurdu:
"Sizlere merhaba Allah sizi selamla diriltsin, sizi himayesine kabul buyursun, size yardım etsin! Sizlere takvayı tavsiye ediyorum. Sizi Allah'a emanet ediyorum. Muhakkak ki ben sizin için Allah'tan gelen apaçık bir uyarıcıyım. Allah'ın arzında ve kulları arasında Allah'a karşı yücelik taslamayın! Ecel yaklaşmıştır, dönüş Allah'adır. Sidretü'l-Münteha'ya, cennet'ül-me'va'ya ve en dolgun kadehedir. Bu bakımdan hem kendi nefislerinize hem de benden sonra dininize girecek kimselere benden selam edin. Ve Allah'ın rahmetini tebliğ edin!"
Hz. Âişe (r.a) der ki:
Hz. Peygamber (s.a.v.) hastalığında yedi kuyudan getirilmiş yedi kırba su ile yıkanmak istedi. Biz de bunu yaptık. Hz. Peygamber biraz rahatladı. Çıkıp ashabına imamlık yapıp Uhud şehitleri için Allah'dan af talep ederek onlara dua etti. Ensar hakkında şunları tavsiye etti.
"Ey muhacirler topluluğu! Siz zaman geçtikçe fazlalaşırsınız. Ensar-ı Kiram ise bugünkü durumlarında kalıp artmazlar. Ensar, benim sığındığım sır sandığımdır. Bu bakımdan onların iyilik yapanlarına ikramda bulunun! Onlardan kötülük yapanın hatasını affedin!
Bir kul dünya ile Allah katındaki nimetler arasında muhayyer bırakılmıştır. O kul da Allah'ın nezdindekini tercih etmiştir."
Bu sözler üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.) Peygamberin kul kelimesiyle kendi nefsini kasdettiğini anladı ve ağlamaya başladı. Hz. Peygamber ona şöyle hitap etti:
"Ey Ebu Bekir, sabırlı ol! Mescide açılan bütün kapılar kapatılsın. Sadece Ebu Bekirin kapısı açık bırakılsın. Çünkü benim katımda Ebu Bekir'den daha üstün bir kişi yoktur!"
Said b. Abdullah babasından şöyle rivayet ediyor:
Ensar-ı kiram Hz. Peygamberin gittikçe ağırlaştığını gördüklerinde mescidin etrafında dolaştılar. Hz. Abbas, Hz. Peygamberin yattığı odaya girdi. Ensar'ın üzüntüsünü Hz. Peygamber'e haber verdi. Sonra Fadl b. Abbas içeri girdi ve o da babasının söylediklerini söyledi. Sonra Hz. Ali içeri girdi. O da aynı haberi verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber elini uzattı ve "Ha!" dedi. Onlar Hz. Peygamberin elinden tuttuklarından Hz. Peygamber, siz ne diyorsunuz, diye sordu. Dediler ki: "Senin ölmenden korkuyoruz!" Kocaları Hz. Peygamberin yanında toplandıkları için kadınlar dışarıda vaveylâ kopardılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali ve Hz. Fadl'ın kolları arasında (amcası) Hz. Abbas önünde olduğu halde dışarı çıktı. Hz. Peygamberin başı bağlıydı. Ayakları yerde sürünüyordu. Gelip minberinin ilk basamağına oturdu. Halk Hz. Peygamberin etrafını çevirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Allah'a hamd ve sena ederek şöyle buyurdu;
"Ey insanlar! Kulağıma geldi ki benim için ölümden korkuyorsunuz! Sizin bu korkunuz ölümü hoş karşılamamanıza ve peygamberinizin ölümünden hoşlanmamanıza delalet eder. Acaba benim ve nefislerinizin ölüm haberi size verilmedi mi? Acaba benden önce gönderilmiş milletler arasında herhangi bir peygamber ebedi kalmış mıdır ki ben de sizin aranızda ebedi kalayım! İyi bilin ki muhakkak ben Rabbime iltihak edeceğim. Siz de ona mülâki olacaksınız. Size ilk muhacirler hakkında hayırlı davranmanızı tavsiye ediyorum. Muhacirlerin de birbirlerine karşı öyle davranmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü Allah Teâlâ (c.c.) şöyle buyurmuştur:
Asra andolsun ki insan ziyan içindedir. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler ve birbirine sabrı tavsiye edenler müstesnadır. (Asr suresi)
Muhakkak ki işler Allah'ın izniyle cereyan eder. Sakın herhangi bir işin gecikmesi sizi onu acele yapmaya itmesin. Çünkü Allah Teâlâ hiç kimsenin aceleciliği için acele etmez. Kim Allah ile pençeleşirse Allah onu mağlup eder. Kim Allah'ı kandırmaya çalışırsa Allah onu kandırır. Yeryüzünde ifsad etmek sılayı rahimler kesmek hususunda birbirinize yardımcı olursanız muvaffak olacağınızı sanır mısınız? Ensar hakkında size tavsiyede bulunuyorum. Çünkü onlar sizden önce Medine'yi yurd ve iman evi edindiler. Onlara iyilik yapmanızı tavsiye ediyorum. Meyvelerinizi sizinle paylaşan onlar değil miydiler? Size evler hususunda genişlik getirmediler mi? Fakir oldukları halde sizi nefislerine tercih etmediler mi? Kim iki kişi arasında hükmetmek için vazifelendirilirse Ensar'ın iyilik yapanlarından iyiliği kabul edip onların kötülerini affetsin. Kimseyi onlara tercih etmeyiniz!. Ben sizin için öncüyüm. Siz de bana iltihak edeceksiniz. Benim havuzum Şam memleketinin Bisra şehrinden Yemen'in San'asına kadar geniştir. O havuza sütten daha beyaz kaymaktan daha yumuşak ve baldan daha tatlı bir su akar. O havuzdan içen bir kimse ebediyyen susamaz. O havuzun çakılları incidendir, yeri misktendir. Kim yarın mahşer yerinde ve havuzundan mahrum kalırsa o bütün hayırlardan mahrum edilir. Kim mahşer gününde benimle havuz başında buluşmak istiyorsa dilini ve elini yapması gereken şeyler hariç herşeyden tutsun!"
Bu esnada Hz. Abbas, Hz. Peygamberi "Ey Allah'ın Rasulü! Küreyşliler hakkında da vasiyette bulun" dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Ben bu hususu başta Kureyşlilere tavsiye ediyorum. Diğer insanlar da onlara tabidirler. İnsanların iyileri Kureyş'in iyilerine kötüleri de onların kötülerine tabidirler. Ey Kureyşliler! Halk hakkında size hayırlı davranmayı tavsiye ediyorum. Ey insanlar! Muhakkak ki günahlar nimetleri bozar. Nasibi değiştirir. Bu bakımdan halk iyilik yaptığında idarecileri de onlara iyilik yapar. Halk fisk ve ücura daldığında idarecileri de isyan ederler. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"İşte kazandıkları (günahlar)dan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmını peşine böyle takarız." (En'am, 120)
Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Peygamberin vefat edeceği gün geldiğinde o günün öncesinde Hz. Peygamberin hastalığında hafifleme görüldü. Bunun üzerine ashabının erkekleri sevinç içinde evlerine ve işlerine dağıldılar. Hz. Peygamber (s.a.v.)'i ziyaret etmek için kadınlara fırsat verdiler. Biz Hz. Peygamberin yanında bulunduğumuz bir anda ki hiçbir zaman peygamber bize "yanımdan çıkın! İşte melek gelmiş huzuruma girmek için izin istiyor! diye emir verdi.
Benden başka bütün kadınlar çıktı. Hz. Peygamberin başı göğsümde bulunuyordu. Hz. Peygamber kalkıp oturdu. Ben de evin bir köşesine çekilmek için uzaklaştım. Melekle uzun uzun münacat edip fısıldaştıktan sonra beni çağırarak başını göğsüme koydu ve kadınlara "Girin!" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamberi "Bu Cebrail gelişine benzemiyor" dedik.
Hz. Peygamber şöyle dedi: Ey Âişe! Bu ölüm meleğidir. Bana gelip dedi ki: "Allah ancak izin almak suretiyle huzuruna girmemi bana emretti. Eğer bana izin vermezsen huzuruna girmeyecek dönüp gideceğim. İzin verirsen gireceğim. Allah bana ancak sen istersen ruhunu kabzetmem için emir verdi. Bu bakımdan bana ne emrediyorsun?"
'Bunun üzerine ölüm meleğine "Cebrail (a.s.) bana gelinceye kadar bana dokunma! İşte bu saat Cebrail'in geliş saatidir" dedi.
Hz. Aişe der ki:
Cebrail (a.s.) o sırada geldi. Onun geldiğini hissettim. Ehl-i Beyt çıktılar. Cebrail girdi ve şöyle dedi: "Allah Teâlâ sana selam ediyor ve diyor ki: "Kendini nasıl hissediyorsun! Oysa Allah senin ne hissettiğini senden daha iyi bilir. Fakat sormaktan kerem bakımından seni geliştirmeyi şeref ve kerametini tamamlamayı ve bu adetin ümmetine bir sünnet olmasını diledi." Bunun üzerine Hz. Peygamber "Kendimi hasta hissediyorum!" dedi. Bu cevaba karşı Cebrail sana müjde olsun! Muhakkak ki Allah Teâlâ senin için hazırlamış makama seni vardırmak istiyor dedi. Hz. Peygamber Cebrail'e "Ey Cebrail! Ölüm meleği huzuruna girmek için izin istedi" diyerek onları Cebrail'e anlattı. Cebrail (a.s.) "Ey Allah'ın Rasulü! Muhakkak Rabbin sana müştaktır. Sana karşı irade ettiğini sana bildirmemiş midir? Yemin ederim! Ölüm meleği senden önce hiçbir kimseden izin almamış ve hiçbir kimseden de senden sonra izin almayacaktır. Ancak Rabbin senin şerefini tamamlamak istiyor. O sana manen müştaktır" dedi. Hz. Peygamber: "Madem ki durumun budur ölüm meleği gelinceye kadar sen gitme!" dedi. Böylece içeri girmeleri için kadınlara izin verdi ve "Ey Fatıma! Bana yaklaş! dedi. Hz. Fatıma Hz. Peygamberin üzerine eğildi. Hz. Peygamber onunla fisıltı halinde bir şeyler konuştu. Bunun üzerine Hz. Fatıma gözlerinden yaşlar akarak ve konuşamayacak halde başını kaldırdı. Sonra Hz. Peygamber "Başını bana yaklaştır" dedi. Bunun üzerine Fatıma kulağını Hz. Peygamberin ağzına tuttu. Hz. Peygamber ona birşeyler fısıldadı. Bu sefer güldü ve gülmekten konuşamayacak bir halde başını kaldırdı. Biz Fatıma'nın durumuna hayret ettik. Daha sonra Fatıma'ya o durumu sorduğumda şöyle dedi. Hz. Peygamber önce "ben bugün ölüyorum" dedi. Bunun üzerine ağladım. Sonra şöyle buyurdu:
'Allah'a aile efradımdan ilk olarak seni bana kavuşturması için dua ettim'
"Bunun üzerine sevincimden güldüm."
Bu esnada Fatıma (r.a.) iki oğlunu (Hasan ile Hüseyin'i) Hz. Peygamber'e yaklaştırdı. Hz. Peygamber onları kokladı. Aişe der ki: Ölüm meleği geldi. Selam verdi. İçeri girmek için izin istedi. Hz. Peygamber kendisine izin verdi. Melek sordu?
- Yâ Muhammed! Bize ne emredersin?
- Artık Beni Rabbime Ulaştır!
- Evet. Bugün seni götüreceğim. Muhakkak ki Rabbim sana müştaktır. Senin hakkındaki tereddütü hiç kimse hakkında göstermemiştir. Senden başka hiç kimsenin huzuruna izinsiz girmemi yasaklamamıştı. Fakat senin önünde saatin vardır.
Hz. Aişe şöyle devam ediyor:
- Cebrail (a.s.) geldi ve "ey Allah'ın Rasulü selam sana! Bu gelişim yeryüzüne son inişindir. Artık ebediyyen inmeyeceğim. Vahiy kesildi. Artık benim yeryüzünde bir işim kalmadı. Yeryüzünde senin huzuruna girmekten başka bir ihtiyacım yoktur. Sonra yerime çekileceğim" dedi.
Bu manzara karşısında korkup aile efradımızı çağırdık. Bize ilk gelen kardeşim Abdurrahman idi. Onu babam bana göndermişti. Bu bakımdan Hz. Peygamber erkeklerden bir kimse gelmeden önce vefat etti. Erkeklerin Hz. Peygamber'in son anına yetişmemeleri, Cebrail ile Mikail'in onun durumunu idare etmeleri içindir.
Hz. Peygamber her baygınlık geçirdiğinde (şunları) söylerdi.
"Hayır! En yüce arkadaşı (istiyorum)"
Sanki daima ne istediği soruluyordu. Konuşmaya gücü yettiğinde:
"Namaz kılınız namaz! Muhakkak cemaatla namaz kıldıkça birlik ve beraberliğiniz bozulmaz! Namaz! Namaz!" diyordu.
Hz. Peygamber ölünceye kadar namazı tavsiye etti. O şöyle diyordu. "Namaz! Namaz!"
Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir.
Hz. Peygamber (a.s.) Pazartesi günü büyük kuşluk ile öğle arası vefat etti.
Fatıma (r.a.) şöyle demiştir: Pazartesi gününde neye rastladım! Allah'a yemin ederim! Ümmet durmadan Pazartesi günü büyük felaketlere duçar olur.
Ümmü Gülsüm de pederi Hz. Ali'nin Kufe'de vurulduğu gün annesi Hz. Fatıma'nın (r.a.) dediği gibi dedi. Pazartesi gününde neye rastladım. O günde dedem Hz. Peygamber vefat etti. O günde kocam Ömer (r.a.) öldürüldü. O günde babam Ali öldürüldü. Pazartesi gününde başıma gelenler nedir? Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber vefat ettiğinde içeride figan yükselince halk içeri daldı. Melekler Hz. Peygamber'in elbiseleriyle onun bedenini örttüler. Manzarayı görenler ihtilafa düştü, kimi "Hz. Peygamber ölmüştür" diyenleri yalanladı. Kiminin dili konuşamaz oldu. Ancak uzun zaman sonra konuşabildi. Kimi de konuşmayı karıştırıp anlaşılamayacak şekilde beklemeye başladı. Başka bir gurubun ise aklı yerinde kaldı, kimi de şaşkına dönüp yerinde oturdu. Hz. Ömer Hz. Peygamberin ölümünü yalanlayanların arasındaydı. Hz. Ali (r.a.) şaşkınlıktan oturanların arasındaydı. Hz. Osman dili çekilenlerin arasındaydı. Bunun üzerine Hz. Ömer halkın arasına çıkıp haykırdı: "Hz. Peygamber ölmemiştir. Allah onu geri gönderecektir. Hz. Peygamber için ölümü temenni eden münafıklardan bazılarının el ve ayakları kesilecektir. Nasıl ki Allah, Hz. Musa'ya (s.a.) vade tanımışsa Hz. Peygamber'e vade tanımıştır. O size gelecektir."
Hz. Abbas şöyle demiştir:
"Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ediyorum. Hz. Peygamber ölümü tattı. Çünkü aramızda diri iken şu ayeti okumuştu.
"(Ey Rasulüm!) Sen de öleceksin, onlar da ölecekler sonra siz kıyamet günü Rabbinizin divanında davalaşacaksınız." (Zümer, 30-31)
Hz. Peygamberin ölüm haberi Hz. Ebu Bekir'e geldiğinde Beni Haris b. Hazreç kabilesi arasında bulunuyordu. Gelip Hz. Peygamberin cenazesinin bulunduğu hücreye girdi. Cenazeye baktı. Sonra üzerine eğilip Hz. Peygamberin yüzünü öptü sonra dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü! Anam ve babam sana feda olsun! Allah sana ölümü iki defa tattırmaz. Allah'a yemin ederim! Muhakkak Hz. peygamber vefat etmiştir.
Sonra halka çıkıp "ey insanlar! Muhammed'e ibadet eden (bilsin ki) muhakkak Hz. Peygamber ölmüştür. Muhammedin Rabbine ibadet eden bilsin ki o diri ve ölümsüzdür dedi ve şu ayet-i okudu.
"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçeleriniz üzerine geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır." (Ali İmran, 144)
"Her Nefis ölümü tadacaktır." (Ankebut, 57)

Kabirde konuşan genç

Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede.

Hz. Ömer'in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü.

Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:

'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.' (A'raf/201)

Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:

- Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. Oğlu:

- Bir şeyim yok. dedi. Babası:

- Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası:

- Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve:

- Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası:

- Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:

- Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A):

- Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

- Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.

Hz. Ömer'i r.a. ağlatan çocuk

Hazret-i Ömer(r.a) Efendimizin,mubarek adetlerinden idi ki,herzaman camiye erken giderlerdi.Bir gun yine mescid-i serife(camiye) erkenden giderken,bir cocugun kosarak,acele acele camiye gittigini gordu. Hz.Ömer(r.a) Efendimiz cocuga:
_"Yavrum, ne oldu boyle acele acele camiye kosuyorsun.."dedi cocuk:

_"Namaza gidiyorum efendim,namaz vakti yaklasti,abdestim yok,ezan okunmadan abdest alacagim.." dedi,Hz.Ömer:

_"Yavrum,sen daha kucuksun,sana namaz farz olmamistir" buyurdu,cocuk:

_"efendim,bu isin buyugu,kucugu olur mu?Dun benden kucuk bir cocuk vefat etti" dedi...

Hz.Ömer(r.a) efendimiz cocugun bu sozlerinden cok duygulandi,bu sozleri cocuktan isitince cok agladi.Ya Rabbi!!Bu cocuk ne iyi ne akilli cocuk,dedi!!...

Sevgili Peygamberimiz s.a.v.'in melun şeytan ile konuşması

Seceret-ül Kevn'den (Muhîddin-i Arabî) îbni Abbas (R.A.) den naklen Muaz bin Cebel rivayet ediyor;

Bir gün Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz Hz. Eyyüb El-Ensarî'nin evinde ashabı ile sohbet ederlerken, dışarıdan:
- Ya Rasülullah! Görülecek, halledilecek bir işim var. Halli için içeriye girmeme müsaade buyurur musunuz? diye bir ses geldi. Bu sesi işiten Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz ashaba dönerek:
- Bu sesin sahibinin kim olduğunu biliyor musunuz
- Allah ve Rasülü en iyi bilendir. Sesin sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz ya Rasûlullah! dediler. Efendimiz:
- O, melûn îblîs'tir Allah'ın laneti O'nun üzerine olsun, buyurunca
Hz. Ömer (R.A.) hemen yerinden fırlayarak:
Ya Rasûlullah! izin veriniz. O'nu hemen öldüreyim, dedi.
- Dur ya Ömer! Bilmez misin ki
O'na belli hır vakte kadar mühlet verilmiştir. Buna kimse muktedir değildir. Öldürmeyi aklından çıkar, dedikten sonra şöyle buyurdu:
- Kapıyı açın, gelsin. O, buraya gelmek için emir almıştır. Söyleyeceği sözleri iyice anlamaya çalışınız'.
Rasûlüllah'ın izni üzerine açılan kapıdan melun îblîs içeri girdi. Gözleri yukarı doğru açılmış, kafası büyük bir fil kafası gibi. şaşı, köse bir ihtiyar görünümünde. îblîs:
- Selam sana ya Muhammedi Selam size ey Peygamber ashabı! diye selam verdi. İblîs'in selamını kimse almadı. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
- Selam Allah'ındır ey mel'un! buyurarak, bize niçin geldin ya laîn? diye sordu.
İblis:
- Ben de buraya gelmekten çok rahatsız oldum. Allah-u Teala'nın, bir melekle; "Habibim Muhammed'e (S.A.V.) zeliline bir şekilde gidecek ve insanları nasıl aldattığını anlatacaksın. Sana ne sorulursa doğru cevap vereceksin şeklindeki emri üzerine buraya geldim." dedi.
Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz.
- Ya mel'un! Söyle bakalım. insanlar arasında en çok sevmediğin kimdir? diye sordu, îblîs:
- Sensin ya Muhammedi diye cevap verdi. Rasülüllah:
- Benden sonra en çok kimleri sevmezsin? diye sordu, îblîs:
- Adil devlet reislerini, ilmiyle amel eden alimi, Varlığım Allah yoluna adayan müttakî genci.
Sabırlı olan fakiri ki, ihtiyacım üç gün üst üste hiç kimseye anlatmaz, halinden kimseye şikayet etmez. Şükreden zengini ki, kazancı helal yoldandır ve Allah rızası için harcar ,fakir ve yetimleri korur.
Kur'ân-ı hıfzederek onunla amel edeni ve beş vakit Allah (c.c.) rızası için ezan okuyan .müezzini, Dinine bağlı, daima abdestli olan zahidi ve kendini haramdan sakınan merhametli kalb sahi-bini; Helal yiyip cömert olan kişiyi ve Hakk için tevazu edip, ahlakı güzel olanı; Herkes uyurken gece kalkıp namaz kılanı; Allah (c.c.) için sevişen iki genci, Cemaatle namaz kılmaya çok istek ve dikkatli mü'mini kalbinde bir şey olmaksızın arkadaşlarına nasihat verip, Allah'ın (c.c.) tekeffül ettiğini tasdik edeni; İhlaslı ve tesettüre riayet eden kadınlara yardımcı olan kimseyi; ölüm her an gelecekmiş gibi hazırlık yapan müslümanı hiç sevmem. Bunlar benim can düşmanlarımdır, diye cevap verdi.
Resülullah (S,A.V.) Efendimiz ile îblis arasında şu konuşma geçti:
- Ümmetim tadil-i erkan üzere namazını eda etse nasıl olursun?
- Beni bir sıtma tutar, tir tir titrerim. Kul Allah için secde ettikçe bir derece yükselir.
- Peki, oruç tuttukları zaman?
- Elim, ayağım bağlanır. Ta onla iftar edinceye kadar.
- Kur'an okudukları zaman?
- Eririm. Suda eriyen tuz, 'Ateşte eriyen kurşun gibi.
- Hacc etseler?
- Boynuma bir zincir vurulur.
- Sadaka verdikleri zaman nasıl olursun?
- İste o zaman halim çok kötü olur. Sanki sadaka veren başımdan aşağıya beni ikiye böler.
Zira sadakada şu hasletler vardır;
Sadaka verenin malı bereketlenir. Allah-u Teala sadakalarım cehennemle arasında perde yapar, her türlü belâ sıkıntı ve üzüntüleri ondan giderir, duaları makbul olur, Kıyamet günü hayırları mizanda ağır gelir.
İblîs'in bu sözlerinden sonra Resülüllah (S.A.V.) Efendimiz, ona sıra ile şu sorulan sordu.
- Ya mel'un! Beraber oturduğun arkadaşın kimlerdir?
- Faiz yiyenler.
- Dostların kimlerdir?
- Zina edenler, yalan söyleyenler.
- Yatak arkadaşların ve hizmetçilerin kimlerdir?
- İçki içenler, sarhoşlar.
- Misafirlerin kimlerdir?
- Hırsızlar.
- Elçîn ve habercilerin kimlerdir?
- Sihirbazlar. .
- Gözünün nuru nedir?
- Talak'a (Karısını boşamak için) yemin edenler.
- Sevgililerin kimlerdir?
- Cuma namazını terkedenler.
- Hazinedarın?
- Zekat vermeyenler.
- Peki, ya lain, senin kalbini ne kırar?
- Allah rızası için cihada giden atların kişnemesi.
- Senin cismim ne eritir?
- Günahlarına tövbe edenlerin tövbesi.
- Ciğerini parçalayan nedir?
- Gece ve gündüz Allah'a çokça yapılan istiğfar.
- Peki, yüzünü ne kara eder?
- Gizlice verilen sadaka.
- Gözünü kör eden?
- Teheccüd (gece) namazı.
- Başım eğdiren?
- Çokça cemaatle kılınan namaz ve sana devamlı getirilen salavat.
- Sana göre insanların en sevimli-si kimdir?
- Namazlarım bilerek kasden bırakanlar.
- Sana göre insanların en şakîsi kimdir?
- Cömertler.
- Seni işinden ne alıkoyar?
- Alimlerin meclisleri.
- Ebu Bekir için ne dersin?
- Cahiliyyet devrinde bile bana itaat etmeyen O. İslam'a girdikten sonra mı itaat edip yalan söyleyecek?
- Peki Ömer için ne dersin?
- Her gördüğüm yerde ondan kaçarım.
- Peki Osman için?
- O'ndan pek çok utanırım.
- Peki ya Ali için ne dersin?
- O'nunla başa çıkamam! Beni kendi başıma bıraksa. Ben de O'nu bıraksam. Ama O beni bırakmaz.
Resülüllah (S.A.V.) İblîs'in bu sözlerinden sonra söyle buyurdu.
- Allah'a hamdolsun. Ey şakî Ümmetimin saadete kavuşması için ahiretine hazırlanmasını sağladın.
Bunun üzerine İblîs de şöyle dedi:
- Ya Muhammedi Ümmetinin saadeti için nasıl ferah durursun? Ben o belli vakte kadar sağ kald?kça, onların kan damarlarında dolaşır, vesvese veririm. Beni yaratan Allah'a yemin ederim, ki, onların alim ve cahillerim, abid ve tacirlerini velhasıl hepsini azdırırım. Yalnız Allah'ın salih kulları müstesna. İşte onları azdıramam.
Rasülüllah (S.A.V.) Efendimiz:
- Sana göre bu salih kullar kimlerdir. Ya Lain? diye sorunca İblîs;
- O salih kul ki mal ve parayı sevmez, medhedilmekten hoşlanmaz, hemen onu bırakır, kaçarım. Bir kimse ki malı, parayı ve övülmeyi sever, kalbi dünya arzularına bağlıdır. İşte o benim en itaatkar dostumdur.
Sonra benim yetmişbin tane çocuğum vardır. Onların her birini bir yere tayin etmişimdir. Her çocuğumun da yetmişbin tane şeytanı vardır.
Onların bir kısmım ülemaya, bir kısmım meşayiha, bir kısmım ihtiyar kadınlara musallat etdim. Bir kısmım gençlere ve çocuklara gönderdim. Gençlerle aramız gayet iyidir. Çocuklarla da bizimkilerin istedikleri gibi oynarlar. Bir kısmını da âbid ve zahidlere yolladım. Her taraflarından hücum ederler. Öyle bir hale gelirler ki, başlarlar, çeşitli sebeplerden herhangi birine sövmeye. İşte böylece ihlasları gider. Yaptıkları ibadetleri ihlassız olur. Fakat bu durumlarının farkında olamazlar.
Rasûlallah (S.A.V.) ile iblis arasındaki konuşma şöyle devam etti:
- Rabbinden neler taleb ettin?
- On şey taleb ettim.
- Nedir o taleb ettiklerin ey mel' ün?
- Şunlardır: Birincisi, Allah'tan beni, Adem oğullarının malına ve evladına ortak etmesin! diledim. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu (Onların mallarına ve çocuklarına ortak ol. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara aldatıştan başka ne vaad eder "îsra: 64") ayet-i celîlesi ile sabittir.
Besmelesiz kesilen her hayvanın etinden, faiz ve haram karışan her yemekten yerim. Şeytandan, Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Öyle ki, cinsî münasebet anında besmele çekmeyip şeytandan Allah'a sığınmayan kimse ile birlikte, hanımı ile birleşirim. Ve o birleşmeden hâsıl olan çocuk bize itaat eder, sözümüzü dinler.
Her kim hayvana (veya vasıtaya) binerken haram yola gitmeyi isteyerek binerse ben de onunla beraber binerim. Ona yol arkadaşı olurum. Bu da ayet ile sabittir. Allah-u Teala bana şu emri verdi: "Onlar üzerine suvalilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart. -îsra: 64-"
Kendime kardeşler istedim. Bana mallarım israf edenlerle, ma'siyet yoluna para harcayanları verdi.
Bu da şu ayet-i celîle ile sabittir. "Çünkü (mallarını) saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine (karşı) çok nankördür.")
Ben Adem oğullarını görebileyim, fakat onlar beni görmesinler diye, diledim. Allah kabul etti.
Bunun üzerine Resülülah (S.A.V.) şöyle buyurdu.
- Eğer bu söylediklerin! Allah'ın (c.c.) Kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin seni tasdiklemezdim.
Ya Muhammedi Ben hiç kimseyi azdırmaya, delalete düşürmeye kadir değilim. Ancak vesvese vererek kötü bir şeyi güzel gösterebilirim. Eğer delalete düşürmeye imkanım olsaydı, dünyada Allah'a ve Peygamberlerine inanan hiç bir insan bırakmaz, hepsin! delalete ve küfre sürüklerdim.
Nasıl ki, sen de, hidayete kadir değilsin. Zira Sen ancak Allah'ın Rasülüsün ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı yeryüzünde tek kafir bırakmazdın.
Sen, Allah'ın mü'min kulları için bir hüccetsin... Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir sebebim.
Hidayet de, dalalet de ancak Allah' tandır

19 Nisan 2009 Pazar

Allah sevgisi

Ehl-i Sünnet alimleri buyuruyor ki :

Her şey geçici; ancak Allahü teâlâ bâkîdir. Geçici şeylere gönül bağlamak ahmaklık olur. Biz de geçeceğiz, sevdiklerimiz de geçecek. Kalıcı bir şeye gönül bağlamalı. O da ALLAH SEVGİSİDİR .


Dünyada her şeyin sonu var. Acı veya tatlı, iyi veya kötü, her şey bir gün biter. Güneşin doğması batışının habercisi, doğmak da ölümün habercisidir. Dünya, ayrılık, ahiret buluşma yeridir. Cehennemden Allah korusun, Cennette buluşmaya çalışmalı.


İnsanlar Allahü teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. Saadete kavuşmak için yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalı. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya ebedi kalınacak bir yer değildir. Ahirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimse, bu fani dünyaya düşkün olmayıp kulluk vazifesini hakkıyla yapar.


Hakiki bayram Cennette, Peygamber efendimizle, Eshab-ı kiramla, Ehl-i sünnet âlimleriyle, evliya zatlarla beraber olduğumuz gün olacaktır. Biz bunu istiyoruz. (Allahü teâlâ, vermek istemeseydi, istek vermezdi) buyuruluyor. İnşallah hepsini verecek.


Ehl-i sünnet bir Müslüman, ne kadar sevinse azdır; çünkü ihsan-ı ilahiye, en büyük nimete yani doğru itikada kavuşmuştur.


Böyle iki Müslüman bir araya gelse, konuşmak da şart değil, birbirlerine baksalar yeter; çünkü müminin yüzüne bakmak şifadır, müminin artığı şifadır, müminin kelâmı devadır. Bunlarla beraber olan da müşrik olmaz. Cenab-ı Hak, (Şirk hariç bütün günahları affedeceğim) buyuruyor.


Bu nimetler varken, yani Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olduktan sonra, Ehl-i sünnet âlimlerini, bu yolun büyüklerini tanıdıktan ve onların kıymetli eserlerine kavuştuktan sonra, bir mümin eğer hâlinden şikâyet ederse, nankörlük etmiş olur. O kadar büyük nimete kavuşan insanın, hâlinden şikâyetçi olması çok ayıptır.


Bizlere nimet veren , İSLAM DİNİ İLE ŞEREFLENDİREN , peygamberlerini tasdik edenlerden kılan , Sünneti seniyyeleri yaşattıran ALLAH'A SONSUZ HAMDU SENALAR OLSUN.....


KAYNAK : www.dinimizislam.com


Selam ve dua ile....