Efendimiz Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddık (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalanda kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir.
Müslim, Birr 102
29 Haziran 2009 Pazartesi
28 Haziran 2009 Pazar
Paslanan kalblerin cilâsı
Kalplerimizin üzerinde ne kadar çok ağırlık var değil mi? Sanki bir toz yığını, bir tabaka kaplamış da olduğu yerde donup kalmış, burnunun ucunu dahî göremiyor. Derin bir sıklet, bir zaman sonra yerini atâlete bırakıyor. Hakikati görmeye ve hissetmeye ayarlı olan kalplerimiz, bir de bakıyoruz kaskatı kesilivermiş!.. Ne sokağın köşe başında ağlayan küçük bir çocuğun derdi, ne de her gün televizyonlarda seyrettiğimiz vahşet görüntüleri yüreğimizi dağlıyor artık!.. Devekuşu misali, perde kapanıyor, kanal değişiyor ve bir de bakıyoruz her şey düzelivermiş!?
Hâsılı kalplerimiz paslanıyor. Evet, kalplerimiz…
Bir gün Allah Rasulü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek şöyle der:
“–Demirin paslandığı gibi, şu kalpler de paslanır.”
Ashab-ı kirâm sorar:
“–Öyleyse kalplerin cilası nedir,Yâ Rasûllallâh?”
“–Kur’ân-ı Kerim okumak ve ölümü hatırlamak!..”
Evet… Kalp, mânevî dünyamızın merkezi… Hayatı anlayış, kavrayış ve yorumlayışımız, o merkezin kabullerine, yoğrulduğu alana bağlı!.. Ancak bu tehassüs merkezi, gaflet ve mâsiyetle yoğrulmaya başlamışsa, tehlike çanları başlıyor çalmaya… Neticede duyarsız, ilâhî mesajı alma ve anlamada donuk, isteksiz, hikmet ve tefekkürden uzak bir kalp portresi çıkıyor ortaya..
Yani paslanan bir kalp…
Günümüz insanının en temel problemi aslında bu!.. Sıkıntı ve stres gibi bahanelerimizin altında, paslanan bir kalp yatıyor. Bu hastalık varlığını şiddet, hoyratlık ve anlayışsızlık şeklinde gösteriyor. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerindeki rutubet, fotoğraflarda beliren gözleri şeritli insanların sînelerinden yayılıyor. Ve bu hâle bîgâne kalanların…
Ancak İslâm, insanı hiçbir zaman devasız bırakmamış. Daima elinden tutarak yol göstermiştir:
“Bu Kur’ân, insanlara hak ölçüleri gösteren nûrlardan ibarettir ve şüphesiz îmân edecek bir toplum için hidâyettir, rahmettir.” (Câsiye, 20)
İslâm dininin Rahmet Peygamberi de paslanan kalplere cilâ olarak “Kuran-ı Kerim okumayı” tavsiye ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm Okumak
Kur’ân… Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i pâkinden hüzmelenerek kıyâmate kadar uzanan bir îmân ve mânâ şerâresi… Akıllara durgunluk veren muazzam ve eşsiz bir mûcize..
İnsana insan olma haysiyetini tekrar tekrar hatırlatan ve bu şerefi bahşeden Rahman’a en güzel şükür ifadesi… Kur’ân okumak…
“Allah Teâlâ buyuruyor: Kimi Kur’ân okumak ve bana duâ etmek, benden (dünyevî) bir şey istemekten alıkoyarsa,, ona şükredenlerden daha çok sevab veririm.” (Tirmizî, Ebû Said’den)
Dikkat edilirse hadîs-i kudsî’de “Kur’ân okumanın mukâbilinde daha çok sevab” vaad ediliyor.
Sevab, iyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfât mânâsına gelir. Günah ise bunun tam zıddıdır ve işlenen her günah, bir hadis-i şerifte de bahsedildiği üzere kalbe âdetâ siyah noktalar hâlinde konur ve bir süre sonra o kalp kararak kaskatı kesilir. Yani paslanır.
Sevab ise, sadece iyiliklere karşı verilen bir mükâfât olmakla kalmıyor, aynı zamanda kalpteki günah lekelerini temizliyor ve kalbimize mânevî bir enerji veriyor. Dikkat edersek günlük işlerimizde dahî en küçük muvaffakiyetimiz, ruhumuza güç ve zindelik verir. İşte Rabbimize yakınlaşma adımlarını ifade eden sevaplar da kalbimize mânevî bir kuvvet ve dirilik kazandırıyor
Hele ki, söz konusu olan, Kur’ân-ı Kerîm okumaksa eğer, kalp yavaş yavaş üzerindeki atâleti atmaya başlıyor, kalbî duyuşlar harekete geçiyor.
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifâ ve müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)
Böylece “İşleyen demir, ışıldar!..” darb-ı meselince Kur’ân’la coşan, harekete geçen kalp, cilalanarak ayna misali parlamaya başlıyor.
Kalp Aynasındaki Sûretimiz
Zaman zaman hepimizin zihnine takılır. Sorgularız kendimizi… Acaba kalbimiz ne durumda? Mesâfe alıyor mu? İleriye doğru mu yol alıyor yoksa geriye doğru mu? Yaptığımız ibadetlerde kazançlı çıkıyor muyuz? Sînemizde taşır dururuz da, aczimizden, ıssız bir sükut kaplar her yanı..
Mârifet yolunun mübârek yolcularından, Kur’ân âşığı bir sahâbî… Abdullah bin Mesud -radıyallahu anh-, bakın bu hususta bize nasıl bir ipucu veriyor:
“Kişinin kendi vaziyetini (uzun uzun) yoklamasına lüzum yok. Eğer Kur’ân’ı seviyor ve oradaki hükümler hoşuna gidiyorsa, Allah ve Rasulü’nü seviyor demektir. Eğer Kur’ân-ı Kerim hoşuna gitmiyorsa, Allâh’ı ve Peygamber’i sevmiyor demektir!..”
Kalp terakkisinde Allah ve Rasûlü’ne sevginin yeri büyük… Ancak görüyoruz ki, bu sevginin sağlanması, Kur’ân’ı ve O’nun hükümlerini sevmekten geçiyor. Ve bu sevgi, uhrevî hayatımıza ebedî saadeti muştularken, bu âlemde de hayatımıza nizam veriyor, ruhumuza mânevî hazzın sofralarını açıyor. Davranışlarımıza apayrı bir ahenk kazandırıyor. Öyleyse Kur’ân’ı okumaya dâir önemli bir husus daha çıkıyor karşımıza… Kuran’ı severek okumak…
Kur’ân’ı Severek Okumak
Sevgidir hayatı anlamlı kılan, hayat enerjimizi arttıran… Bize var olduğumuzu hissettiren, varlığımızı devam ettiren dinamikleri harekete geçiren, ateşleyen… Böylesi bir nimetin, müslümanın en büyük kıymeti Kur’ân’la birleşmemesi ne büyük bir garâbet olur değil mi?
“De ki: Allâh’ın ihsânıyla ve rahmetiyle, ancak bununla ferahlansınlar!.. Bu, onların toplamakta olduklarından (dünya menfaatinden daha) hayırlıdır?” (Yunus, 57)
Kur’ân, bir anne merhametiyle bizi kucaklayarak hidâyet yurduna taşımak isterken, hayırsız evlâdın asabiyetine denk bir reddedişle O’ndan ve hükümlerinden uzaklaşmak, ne hazin, ne büyük bir nasibsizlik…
O vakit Kur’ân’ı severek, gönülden isteyerek okumalı… Eskiler Kur’ân’a ve ahkâmına karşı sevgi ve tâzimleri sebebiyle O’nu nakışlı bohçalara sarar, okuyacakları zaman âdeta sayfaları incitmekten korkar, bunun için özel süslü iğneler kullanırlarmış. Sonra da misk kokuları sürer, evlerinin en nâdide köşesinde muhâfaza ederlermiş. Ancak bizim gibi bohçasında yıllarca garip bırakmaz, hem okuyarak, hem de yaşayarak hakkını verirlermiş.
Âyet-i kerimede buyrulduğu vechile:
“Kim Allâh’ın şeârine (şiarlarına, prensiplerine ve hürmet edilmesini istediği şeylere) tazim ederse, şüphe yok ki, bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac, 32)
Kur’ân, “Şeâir-i İslâm”dandır. Yani İslâm’ın en büyük nişânelerindendir. Bu yüzden bir müminin sevgi ve tâzimine en ziyâde lâyık olandır. Eskilerin îtinasının sebebi bu…
Hâl böyle olunca, onların Kur’ân’dan istifadeleri daha farklı oluyordu. Kur’ân ahlâkı, onlarda daha fazla kendini gösteriyordu. Bu durum, kendi vaziyetimizi görmek için en büyük ipucu… Kalp aynamıza bakalım şimdi!.. Kur’ân okurken sûretimizde ne kadar sevgi gizli…
Seven, Özler
Kur’ân’a olan sevgimizin en büyük göstergesi ise, onu özlemektir. Çünkü onu özlemek, Allah ile sohbet etmeyi, O’nunla konuşmayı özlemektir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Sizden birisi Rabbi ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzur-i kalb ile Kur’ân okusun.” (Suyûtî, 1, 13/360)
Ashâb-ı Kiram’ın Kur’ân’a olan düşkünlükleri bambaşkaydı. Vahiy ile o kadar hemhal olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerinin bir kat daha artmasına sebep olmuştu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya:
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de O’nu ziyaret edelim.” dedi.
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anha- ağlamaya başladı. Onlar:
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” diye sordular. Ümmü Eymen:
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allah katındaki nimetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben asıl vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum!..” dedi.
Bu, vahye karşı nasıl bir muhabbettir ki, O’nun nihayete ermesi, kalplerinde müthiş bir teessür uyandırıyor. Onların yüreğinde nasıl bir dostluk peydâ olmuştu ki, bütün ihtiyaçlarının cevabı tamam olmuşken, yeni bir nüzûl ile mülâkî olamamanın hicrânını yaşıyorlardı.
Ya bizler!.. Kur’ân bize ne kadar heyecan veriyor?! Bizim durumumuzu izah sadedinde İmam Gazâlî Hazretleri, “el-İhyâ”sında Tevrat’tan şöyle bir nakil kaydeder:
“Ey kulum!.. Benden utanmıyor musun? Yolda giderken dostlarından bir mektup alsan hemen kenara çekilir, inceden inceye onu okur ve ne demek istediğine dikkat eder, bir kelimesini anlamadan geçmezsin. Hâlbuki ben sana «Kitab» gönderdim. Ve orada sana enine boyuna düşünüp gereğiyle amel edesin diye tekrar ettiğim pek çok emirlerim var. Sen onlardan yüz çevirir, aldırmazsın. Yoksa senin yanında, o arkadaşın kadar da mı değerim yoktur? Ey kulum!.. Bazı ahbaplarınla sohbet ettiğin zaman onları can kulağıyla dinlersin, onlara yönelir ve yanlarına iyice sokulursun. Hatta bir gürültü eden olursa darılırsın!.. Ben sana yönelip seninle konuştuğum hâlde sen gönlünü bana vermiyorsun? Yoksa senin nazarında ben o arkadaşlarından daha mı değersizim?!”
Sevgilerimiz, hasretlerimiz kimlere, neye kilitli? Kalp aynamızda kimler var? Kalbimiz hangi ortamları ve kimleri mutluluk merkezi olarak kabul ediyor? Medya, teknoloji ve çağdaşlaşma adına yapılan her şey, insana sanal mutluluklar üretmeye çalışırken niçin insan mutsuz ve yalnız…
Kasım bin Abdurrahman bir gün tenhâda bir âbidle karşılaşır.
“–Burada oturup konuşacağın kimse yok, yalnız başına ne yaparsın?” diye sorar.
Bunun üzerine adam, yanındaki Kur’ân-ı Kerîm’i gösterir ve:
“–Bundan daha iyi bir arkadaş mı olur?” der.
Yol arkadaşı, gidilen yolun kadrince olmalı!.. Gittiğimiz yol, “Darü’s-Selâm” kapısına ulaşacakların yoluysa eğer, Kur’ân ve Kur’ân hâdimlerinden özge dost mu olur?
Hayat, iki günlük yol ise ve her şeyin nihayete ereceğinin hâlâ farkındaysak eğer, yalnız değiliz!.. Çünkü fenâyı (yok olmayı) fark eden, tevhid yolundadır. Tevhid yolunda olan kimsenin ise, dostu Allah, rehberi Kur’ân’dır.
Haydi şimdi kalplerimizdeki pası, Rasûl’ün Kur’ân okumaya dâvet çağrısıyla cilâlayalım!.. Parlayan yüzünde kalbimizin, gözleri Kur’ân sevgisiyle ışıldayan, O’nu özleyen sûretimizi bulalım!.. Bir de nihayete eren yalnızlığımızı…
Hâsılı kalplerimiz paslanıyor. Evet, kalplerimiz…
Bir gün Allah Rasulü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek şöyle der:
“–Demirin paslandığı gibi, şu kalpler de paslanır.”
Ashab-ı kirâm sorar:
“–Öyleyse kalplerin cilası nedir,Yâ Rasûllallâh?”
“–Kur’ân-ı Kerim okumak ve ölümü hatırlamak!..”
Evet… Kalp, mânevî dünyamızın merkezi… Hayatı anlayış, kavrayış ve yorumlayışımız, o merkezin kabullerine, yoğrulduğu alana bağlı!.. Ancak bu tehassüs merkezi, gaflet ve mâsiyetle yoğrulmaya başlamışsa, tehlike çanları başlıyor çalmaya… Neticede duyarsız, ilâhî mesajı alma ve anlamada donuk, isteksiz, hikmet ve tefekkürden uzak bir kalp portresi çıkıyor ortaya..
Yani paslanan bir kalp…
Günümüz insanının en temel problemi aslında bu!.. Sıkıntı ve stres gibi bahanelerimizin altında, paslanan bir kalp yatıyor. Bu hastalık varlığını şiddet, hoyratlık ve anlayışsızlık şeklinde gösteriyor. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerindeki rutubet, fotoğraflarda beliren gözleri şeritli insanların sînelerinden yayılıyor. Ve bu hâle bîgâne kalanların…
Ancak İslâm, insanı hiçbir zaman devasız bırakmamış. Daima elinden tutarak yol göstermiştir:
“Bu Kur’ân, insanlara hak ölçüleri gösteren nûrlardan ibarettir ve şüphesiz îmân edecek bir toplum için hidâyettir, rahmettir.” (Câsiye, 20)
İslâm dininin Rahmet Peygamberi de paslanan kalplere cilâ olarak “Kuran-ı Kerim okumayı” tavsiye ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm Okumak
Kur’ân… Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i pâkinden hüzmelenerek kıyâmate kadar uzanan bir îmân ve mânâ şerâresi… Akıllara durgunluk veren muazzam ve eşsiz bir mûcize..
İnsana insan olma haysiyetini tekrar tekrar hatırlatan ve bu şerefi bahşeden Rahman’a en güzel şükür ifadesi… Kur’ân okumak…
“Allah Teâlâ buyuruyor: Kimi Kur’ân okumak ve bana duâ etmek, benden (dünyevî) bir şey istemekten alıkoyarsa,, ona şükredenlerden daha çok sevab veririm.” (Tirmizî, Ebû Said’den)
Dikkat edilirse hadîs-i kudsî’de “Kur’ân okumanın mukâbilinde daha çok sevab” vaad ediliyor.
Sevab, iyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfât mânâsına gelir. Günah ise bunun tam zıddıdır ve işlenen her günah, bir hadis-i şerifte de bahsedildiği üzere kalbe âdetâ siyah noktalar hâlinde konur ve bir süre sonra o kalp kararak kaskatı kesilir. Yani paslanır.
Sevab ise, sadece iyiliklere karşı verilen bir mükâfât olmakla kalmıyor, aynı zamanda kalpteki günah lekelerini temizliyor ve kalbimize mânevî bir enerji veriyor. Dikkat edersek günlük işlerimizde dahî en küçük muvaffakiyetimiz, ruhumuza güç ve zindelik verir. İşte Rabbimize yakınlaşma adımlarını ifade eden sevaplar da kalbimize mânevî bir kuvvet ve dirilik kazandırıyor
Hele ki, söz konusu olan, Kur’ân-ı Kerîm okumaksa eğer, kalp yavaş yavaş üzerindeki atâleti atmaya başlıyor, kalbî duyuşlar harekete geçiyor.
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifâ ve müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)
Böylece “İşleyen demir, ışıldar!..” darb-ı meselince Kur’ân’la coşan, harekete geçen kalp, cilalanarak ayna misali parlamaya başlıyor.
Kalp Aynasındaki Sûretimiz
Zaman zaman hepimizin zihnine takılır. Sorgularız kendimizi… Acaba kalbimiz ne durumda? Mesâfe alıyor mu? İleriye doğru mu yol alıyor yoksa geriye doğru mu? Yaptığımız ibadetlerde kazançlı çıkıyor muyuz? Sînemizde taşır dururuz da, aczimizden, ıssız bir sükut kaplar her yanı..
Mârifet yolunun mübârek yolcularından, Kur’ân âşığı bir sahâbî… Abdullah bin Mesud -radıyallahu anh-, bakın bu hususta bize nasıl bir ipucu veriyor:
“Kişinin kendi vaziyetini (uzun uzun) yoklamasına lüzum yok. Eğer Kur’ân’ı seviyor ve oradaki hükümler hoşuna gidiyorsa, Allah ve Rasulü’nü seviyor demektir. Eğer Kur’ân-ı Kerim hoşuna gitmiyorsa, Allâh’ı ve Peygamber’i sevmiyor demektir!..”
Kalp terakkisinde Allah ve Rasûlü’ne sevginin yeri büyük… Ancak görüyoruz ki, bu sevginin sağlanması, Kur’ân’ı ve O’nun hükümlerini sevmekten geçiyor. Ve bu sevgi, uhrevî hayatımıza ebedî saadeti muştularken, bu âlemde de hayatımıza nizam veriyor, ruhumuza mânevî hazzın sofralarını açıyor. Davranışlarımıza apayrı bir ahenk kazandırıyor. Öyleyse Kur’ân’ı okumaya dâir önemli bir husus daha çıkıyor karşımıza… Kuran’ı severek okumak…
Kur’ân’ı Severek Okumak
Sevgidir hayatı anlamlı kılan, hayat enerjimizi arttıran… Bize var olduğumuzu hissettiren, varlığımızı devam ettiren dinamikleri harekete geçiren, ateşleyen… Böylesi bir nimetin, müslümanın en büyük kıymeti Kur’ân’la birleşmemesi ne büyük bir garâbet olur değil mi?
“De ki: Allâh’ın ihsânıyla ve rahmetiyle, ancak bununla ferahlansınlar!.. Bu, onların toplamakta olduklarından (dünya menfaatinden daha) hayırlıdır?” (Yunus, 57)
Kur’ân, bir anne merhametiyle bizi kucaklayarak hidâyet yurduna taşımak isterken, hayırsız evlâdın asabiyetine denk bir reddedişle O’ndan ve hükümlerinden uzaklaşmak, ne hazin, ne büyük bir nasibsizlik…
O vakit Kur’ân’ı severek, gönülden isteyerek okumalı… Eskiler Kur’ân’a ve ahkâmına karşı sevgi ve tâzimleri sebebiyle O’nu nakışlı bohçalara sarar, okuyacakları zaman âdeta sayfaları incitmekten korkar, bunun için özel süslü iğneler kullanırlarmış. Sonra da misk kokuları sürer, evlerinin en nâdide köşesinde muhâfaza ederlermiş. Ancak bizim gibi bohçasında yıllarca garip bırakmaz, hem okuyarak, hem de yaşayarak hakkını verirlermiş.
Âyet-i kerimede buyrulduğu vechile:
“Kim Allâh’ın şeârine (şiarlarına, prensiplerine ve hürmet edilmesini istediği şeylere) tazim ederse, şüphe yok ki, bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac, 32)
Kur’ân, “Şeâir-i İslâm”dandır. Yani İslâm’ın en büyük nişânelerindendir. Bu yüzden bir müminin sevgi ve tâzimine en ziyâde lâyık olandır. Eskilerin îtinasının sebebi bu…
Hâl böyle olunca, onların Kur’ân’dan istifadeleri daha farklı oluyordu. Kur’ân ahlâkı, onlarda daha fazla kendini gösteriyordu. Bu durum, kendi vaziyetimizi görmek için en büyük ipucu… Kalp aynamıza bakalım şimdi!.. Kur’ân okurken sûretimizde ne kadar sevgi gizli…
Seven, Özler
Kur’ân’a olan sevgimizin en büyük göstergesi ise, onu özlemektir. Çünkü onu özlemek, Allah ile sohbet etmeyi, O’nunla konuşmayı özlemektir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Sizden birisi Rabbi ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzur-i kalb ile Kur’ân okusun.” (Suyûtî, 1, 13/360)
Ashâb-ı Kiram’ın Kur’ân’a olan düşkünlükleri bambaşkaydı. Vahiy ile o kadar hemhal olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerinin bir kat daha artmasına sebep olmuştu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya:
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de O’nu ziyaret edelim.” dedi.
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anha- ağlamaya başladı. Onlar:
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” diye sordular. Ümmü Eymen:
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allah katındaki nimetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben asıl vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum!..” dedi.
Bu, vahye karşı nasıl bir muhabbettir ki, O’nun nihayete ermesi, kalplerinde müthiş bir teessür uyandırıyor. Onların yüreğinde nasıl bir dostluk peydâ olmuştu ki, bütün ihtiyaçlarının cevabı tamam olmuşken, yeni bir nüzûl ile mülâkî olamamanın hicrânını yaşıyorlardı.
Ya bizler!.. Kur’ân bize ne kadar heyecan veriyor?! Bizim durumumuzu izah sadedinde İmam Gazâlî Hazretleri, “el-İhyâ”sında Tevrat’tan şöyle bir nakil kaydeder:
“Ey kulum!.. Benden utanmıyor musun? Yolda giderken dostlarından bir mektup alsan hemen kenara çekilir, inceden inceye onu okur ve ne demek istediğine dikkat eder, bir kelimesini anlamadan geçmezsin. Hâlbuki ben sana «Kitab» gönderdim. Ve orada sana enine boyuna düşünüp gereğiyle amel edesin diye tekrar ettiğim pek çok emirlerim var. Sen onlardan yüz çevirir, aldırmazsın. Yoksa senin yanında, o arkadaşın kadar da mı değerim yoktur? Ey kulum!.. Bazı ahbaplarınla sohbet ettiğin zaman onları can kulağıyla dinlersin, onlara yönelir ve yanlarına iyice sokulursun. Hatta bir gürültü eden olursa darılırsın!.. Ben sana yönelip seninle konuştuğum hâlde sen gönlünü bana vermiyorsun? Yoksa senin nazarında ben o arkadaşlarından daha mı değersizim?!”
Sevgilerimiz, hasretlerimiz kimlere, neye kilitli? Kalp aynamızda kimler var? Kalbimiz hangi ortamları ve kimleri mutluluk merkezi olarak kabul ediyor? Medya, teknoloji ve çağdaşlaşma adına yapılan her şey, insana sanal mutluluklar üretmeye çalışırken niçin insan mutsuz ve yalnız…
Kasım bin Abdurrahman bir gün tenhâda bir âbidle karşılaşır.
“–Burada oturup konuşacağın kimse yok, yalnız başına ne yaparsın?” diye sorar.
Bunun üzerine adam, yanındaki Kur’ân-ı Kerîm’i gösterir ve:
“–Bundan daha iyi bir arkadaş mı olur?” der.
Yol arkadaşı, gidilen yolun kadrince olmalı!.. Gittiğimiz yol, “Darü’s-Selâm” kapısına ulaşacakların yoluysa eğer, Kur’ân ve Kur’ân hâdimlerinden özge dost mu olur?
Hayat, iki günlük yol ise ve her şeyin nihayete ereceğinin hâlâ farkındaysak eğer, yalnız değiliz!.. Çünkü fenâyı (yok olmayı) fark eden, tevhid yolundadır. Tevhid yolunda olan kimsenin ise, dostu Allah, rehberi Kur’ân’dır.
Haydi şimdi kalplerimizdeki pası, Rasûl’ün Kur’ân okumaya dâvet çağrısıyla cilâlayalım!.. Parlayan yüzünde kalbimizin, gözleri Kur’ân sevgisiyle ışıldayan, O’nu özleyen sûretimizi bulalım!.. Bir de nihayete eren yalnızlığımızı…
27 Haziran 2009 Cumartesi
Cennetle alâkalı
Sual: Bal yiyen baldan bıkar, Cennet ne kadar güzel olsa da, insan bu nimetlerden bıkmaz mı? Monoton hayat insanı sıkmaz mı?
CEVAP
Bu çok yanlış bir düşüncedir. Bu, Allahü teâlânın sonsuz kudretinden şüphe etmek olur. Hâşâ Onu âciz sanmak olur.
Cennette monoton hayat yoktur. Dinimiz, iki günü aynı olanın ziyanda olduğunu bildirir. Ahirette de her gün nimetler artacak, iki gün eşit olmayacaktır. Her gün aynı şeylerden farklı ve daha fazla zevkler alınacaktır. Yine her gün, farklı şeylerle, farklı nimetlere karşılaşılacaktır. Allahü teâlânın kudretinden şüphe edilmez. İnsan, bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle mukayese eder. Hâlbuki bilinmeyen şey, bilinen şeye kıyas edilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Dünya, mümine zindan gibidir.) [Müslim]
(Dünya, ana rahmine göre Cennet, Cennete göre ise çöplük gibidir.) [M. Name]
Çöplükle Cennet mukayese edilir mi? Ana rahmindeki bir çocuğun, nasıl ki, dünyaya gelip, çeşitli olaylara karşılaşacağını bilmesi mümkün değilse, Cennete gidecek müminin de, orada kavuşacağı nimetleri bilmesi mümkün değildir.
Allahü teâlâ, Cennette, cemal sıfatıyla görünecektir. Mümin, Allahü teâlâyı görünce, cennetteki bütün nimetlerden aldığı zevklerden daha fazla zevke kavuşacaktır. Bir âyet meali:
(Kıyamet günü ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır.) [Kıyamet 22, 23]
Yunus suresinin, (Güzel amel edenlere, hüsna [Cennet] ve ziyadesi de vardır) mealindeki 26. âyet-i kerimesindeki ziyade kelimesini Resulullah efendimiz rüyet [Allahü teâlâyı görmek] olarak açıklayıp, (Dolunayı gördüğünüz gibi kıyamette Rabbinizi açıkça görürsünüz) buyurdu. (Buhari)
Bir insanın Rabbimizin kudretiyle yaratılacak nimetleri hayal etmesi asla mümkün değildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayal bile edemediği nimetler vardır.) [Müslim]
(Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki]
Rüya ile dünya hayatı bile mukayese edilmez. Rüyada gözlerimiz kapalı olduğu halde çok yerleri görürüz. Dilimiz oynamadığı halde konuşuruz. Yani görmemiz gözle, konuşmamız dille değildir. İşitmemiz kulakla, yürümemiz ayakla değildir. Rüyada hükümdar olsak ne çıkar. Az sonra uyanınca, hayal olduğu görülür. İşte dünya hayatı da, rüya gibidir. Asıl hayat olan ahirette hükümdar olmak gerekir. Hadis-i şerifte (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. Nasıl ki, rüyadaki şeyleri bile dünyadaki nimetlerle mukayese etmek uygun değilse, dünyadaki şeyler de, Cennetteki nimetlerle mukayese edilmez.
Allahü teâlânın sonsuz kudretine inananın, Onun bildirdiği her şeye inanması gerekir. Cenab-ı Hak, Cennette hiçbir sıkıntı, üzüntü, pişmanlık, bıkkınlık olmayacağını, Cennet ehline istedikleri her nimetin verileceğini bildiriyor. Cennet nimetleri yanında, dünya nimetleri, onların gölgesi, resmi gibi bile değildir. Ağacın resmiyle kendisi nasıl aynı şey değilse, Cennet nimetleri yanında dünyadakiler de öyledir. Allahü teâlâ, dünyaya mahsus nimetleri, yoktan yarattığı gibi, ahirette de, hatıra, hayale gelmeyen nimetleri yoktan yaratacaktır. Allah için güçlük olmaz. Birkaç âyet-i kerime meali:
(İyilik edenlere, en güzel mükâfat ve daha fazlası vardır. Yüzlerinde keder ve zilletten bir eser yoktur. İşte bunlar Cennette devamlı kalacaklardır.) [Yunus 26]
(İman edip salih amel işleyenler, Firdevs Cennetlerinde sonsuz kalır, oradan hiç ayrılmazlar.) [Kehf 107-108]
(Cennetin neresine bakarsanız bakın, bol nimet ve büyük saltanat görürsünüz.) [İnsan 20]
(Mümin olarak salih amel işleyeni, sıkıntısız güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.) [Nahl 97]
(İyi amellerinin mükâfatı olarak, insanları memnun edecek neler hazırlandığını hiç kimse bilemez.) [Secde 17]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, “Salihlere gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hatırına gelmeyen şeyler hazırladım” buyurdu.) [Buhari]
(Cennete giren ölmez, ebedi yaşar. Hep mutlu olur, üzülmez, ümitsizliğe düşmez, elbisesi eskimez ve gençliği gitmez.) [İbni Ebiddünya]
(Cennet ehli, hiç hastalanmaz ve yaşlanmaz; hiç üzülmez ve hep neşeli olur.) [Müslim]
(Cennet ehlinin aralarında anlaşmazlık olmaz, gönülleri birdir.) [Buhari]
(Cennetinki hariç, her nimet yok olur. Cehenneminki hariç, her kaygı biter.) [İbni Lâl]
(Ancak Cennete giren rahata kavuşur.) [İ. Ahmed]
(Cennete giren, “Bir ata bineyim” derse biner, “uçayım” derse, uçar.) [Tirmizi]
(Hak teâlâ, Cennet ehline “Razı mısınız” buyurur, onlar, “Elbette razıyız, sayısız nimetler ihsan ettin” derler. Sonra “Daha iyisini vereyim mi” buyurur. Cennet ehli “Daha üstünü de mi var” diye sorarlar. “Sizden hep razı olur, size asla gücenmem” buyurur.) [Buhari]
Cennet nimetleri
Mümin için hazır bekleyen cennet,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Her gün katlanır, çoğalır nimet,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennet ehli ölmez, ebedî yaşar,
Hayrete kapılır, görünce şaşar,
Her çeşit ihsanlar dolar da taşar.
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennette monoton yaşayış yoktur,
Kaybolmaz hiçbir şey, arayış yoktur,
Ayıplayan olmaz, kınayış yoktur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Rahata kavuşur, cennete giren,
Mest olur solmayan gülünü deren,
Nimete gark olur, Mevla’yı gören,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Hiçbir rahatsızlık, sıkıntı yoktur,
Aranan şey olmaz, hepsi pek çoktur,
Bunları yaratan cenab-ı Hak’tır.
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Üzüntü ve keder asla bulunmaz,
Rahatımız kaçmaz, canımız yanmaz,
Lütuf değişiktir, kimse usanmaz,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Dünya mümin için, benzer zindana,
Müjdeler pek çoktur ehl-i imana,
Cennete girince erer ihsana,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
İman ile ölmek büyük ganimet,
Hayal edilemez verilen nimet,
Kıyas edilir mi, zindanla cennet,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennet ehli yaşar, hiç hastalanmaz,
Asırlar geçse de, asla yaşlanmaz,
Kötüden, çirkinden, eser bulunmaz,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennet ehli, kötü sözler işitmez,
Giydiği eskimez, yediği bitmez,
Yaşlanmaz asla, gençliği gitmez,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Günahkâr mümine, şefaat vardır,
Cennette muazzam saltanat vardır,
Her yönden mükemmel bir hayat vardır,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Namaz, oruç gibi, ibadet yoktur,
Kıskançlık, haset yok, rekabet yoktur,
Her gün bayram olur, saadet çoktur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Kalblerden geçeni Rabbimiz bilir,
İstenilen şeyler anında gelir,
Önüne her çeşit nimet serilir,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennetin her yeri döşeli olur,
Üzüntü yok, herkes, neşeli olur,
Yok yoktur, arayan her şeyi bulur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Yasak yoktur, günah işlemek yoktur,
Öyle birbirini şişlemek yoktur,
Kimse kötülenmez, taşlamak yoktur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Mehmet Ali Demirbaş
CEVAP
Bu çok yanlış bir düşüncedir. Bu, Allahü teâlânın sonsuz kudretinden şüphe etmek olur. Hâşâ Onu âciz sanmak olur.
Cennette monoton hayat yoktur. Dinimiz, iki günü aynı olanın ziyanda olduğunu bildirir. Ahirette de her gün nimetler artacak, iki gün eşit olmayacaktır. Her gün aynı şeylerden farklı ve daha fazla zevkler alınacaktır. Yine her gün, farklı şeylerle, farklı nimetlere karşılaşılacaktır. Allahü teâlânın kudretinden şüphe edilmez. İnsan, bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle mukayese eder. Hâlbuki bilinmeyen şey, bilinen şeye kıyas edilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Dünya, mümine zindan gibidir.) [Müslim]
(Dünya, ana rahmine göre Cennet, Cennete göre ise çöplük gibidir.) [M. Name]
Çöplükle Cennet mukayese edilir mi? Ana rahmindeki bir çocuğun, nasıl ki, dünyaya gelip, çeşitli olaylara karşılaşacağını bilmesi mümkün değilse, Cennete gidecek müminin de, orada kavuşacağı nimetleri bilmesi mümkün değildir.
Allahü teâlâ, Cennette, cemal sıfatıyla görünecektir. Mümin, Allahü teâlâyı görünce, cennetteki bütün nimetlerden aldığı zevklerden daha fazla zevke kavuşacaktır. Bir âyet meali:
(Kıyamet günü ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır.) [Kıyamet 22, 23]
Yunus suresinin, (Güzel amel edenlere, hüsna [Cennet] ve ziyadesi de vardır) mealindeki 26. âyet-i kerimesindeki ziyade kelimesini Resulullah efendimiz rüyet [Allahü teâlâyı görmek] olarak açıklayıp, (Dolunayı gördüğünüz gibi kıyamette Rabbinizi açıkça görürsünüz) buyurdu. (Buhari)
Bir insanın Rabbimizin kudretiyle yaratılacak nimetleri hayal etmesi asla mümkün değildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayal bile edemediği nimetler vardır.) [Müslim]
(Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki]
Rüya ile dünya hayatı bile mukayese edilmez. Rüyada gözlerimiz kapalı olduğu halde çok yerleri görürüz. Dilimiz oynamadığı halde konuşuruz. Yani görmemiz gözle, konuşmamız dille değildir. İşitmemiz kulakla, yürümemiz ayakla değildir. Rüyada hükümdar olsak ne çıkar. Az sonra uyanınca, hayal olduğu görülür. İşte dünya hayatı da, rüya gibidir. Asıl hayat olan ahirette hükümdar olmak gerekir. Hadis-i şerifte (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. Nasıl ki, rüyadaki şeyleri bile dünyadaki nimetlerle mukayese etmek uygun değilse, dünyadaki şeyler de, Cennetteki nimetlerle mukayese edilmez.
Allahü teâlânın sonsuz kudretine inananın, Onun bildirdiği her şeye inanması gerekir. Cenab-ı Hak, Cennette hiçbir sıkıntı, üzüntü, pişmanlık, bıkkınlık olmayacağını, Cennet ehline istedikleri her nimetin verileceğini bildiriyor. Cennet nimetleri yanında, dünya nimetleri, onların gölgesi, resmi gibi bile değildir. Ağacın resmiyle kendisi nasıl aynı şey değilse, Cennet nimetleri yanında dünyadakiler de öyledir. Allahü teâlâ, dünyaya mahsus nimetleri, yoktan yarattığı gibi, ahirette de, hatıra, hayale gelmeyen nimetleri yoktan yaratacaktır. Allah için güçlük olmaz. Birkaç âyet-i kerime meali:
(İyilik edenlere, en güzel mükâfat ve daha fazlası vardır. Yüzlerinde keder ve zilletten bir eser yoktur. İşte bunlar Cennette devamlı kalacaklardır.) [Yunus 26]
(İman edip salih amel işleyenler, Firdevs Cennetlerinde sonsuz kalır, oradan hiç ayrılmazlar.) [Kehf 107-108]
(Cennetin neresine bakarsanız bakın, bol nimet ve büyük saltanat görürsünüz.) [İnsan 20]
(Mümin olarak salih amel işleyeni, sıkıntısız güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.) [Nahl 97]
(İyi amellerinin mükâfatı olarak, insanları memnun edecek neler hazırlandığını hiç kimse bilemez.) [Secde 17]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, “Salihlere gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hatırına gelmeyen şeyler hazırladım” buyurdu.) [Buhari]
(Cennete giren ölmez, ebedi yaşar. Hep mutlu olur, üzülmez, ümitsizliğe düşmez, elbisesi eskimez ve gençliği gitmez.) [İbni Ebiddünya]
(Cennet ehli, hiç hastalanmaz ve yaşlanmaz; hiç üzülmez ve hep neşeli olur.) [Müslim]
(Cennet ehlinin aralarında anlaşmazlık olmaz, gönülleri birdir.) [Buhari]
(Cennetinki hariç, her nimet yok olur. Cehenneminki hariç, her kaygı biter.) [İbni Lâl]
(Ancak Cennete giren rahata kavuşur.) [İ. Ahmed]
(Cennete giren, “Bir ata bineyim” derse biner, “uçayım” derse, uçar.) [Tirmizi]
(Hak teâlâ, Cennet ehline “Razı mısınız” buyurur, onlar, “Elbette razıyız, sayısız nimetler ihsan ettin” derler. Sonra “Daha iyisini vereyim mi” buyurur. Cennet ehli “Daha üstünü de mi var” diye sorarlar. “Sizden hep razı olur, size asla gücenmem” buyurur.) [Buhari]
Cennet nimetleri
Mümin için hazır bekleyen cennet,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Her gün katlanır, çoğalır nimet,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennet ehli ölmez, ebedî yaşar,
Hayrete kapılır, görünce şaşar,
Her çeşit ihsanlar dolar da taşar.
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennette monoton yaşayış yoktur,
Kaybolmaz hiçbir şey, arayış yoktur,
Ayıplayan olmaz, kınayış yoktur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Rahata kavuşur, cennete giren,
Mest olur solmayan gülünü deren,
Nimete gark olur, Mevla’yı gören,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Hiçbir rahatsızlık, sıkıntı yoktur,
Aranan şey olmaz, hepsi pek çoktur,
Bunları yaratan cenab-ı Hak’tır.
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Üzüntü ve keder asla bulunmaz,
Rahatımız kaçmaz, canımız yanmaz,
Lütuf değişiktir, kimse usanmaz,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Dünya mümin için, benzer zindana,
Müjdeler pek çoktur ehl-i imana,
Cennete girince erer ihsana,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
İman ile ölmek büyük ganimet,
Hayal edilemez verilen nimet,
Kıyas edilir mi, zindanla cennet,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennet ehli yaşar, hiç hastalanmaz,
Asırlar geçse de, asla yaşlanmaz,
Kötüden, çirkinden, eser bulunmaz,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennet ehli, kötü sözler işitmez,
Giydiği eskimez, yediği bitmez,
Yaşlanmaz asla, gençliği gitmez,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Günahkâr mümine, şefaat vardır,
Cennette muazzam saltanat vardır,
Her yönden mükemmel bir hayat vardır,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Namaz, oruç gibi, ibadet yoktur,
Kıskançlık, haset yok, rekabet yoktur,
Her gün bayram olur, saadet çoktur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Kalblerden geçeni Rabbimiz bilir,
İstenilen şeyler anında gelir,
Önüne her çeşit nimet serilir,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Cennetin her yeri döşeli olur,
Üzüntü yok, herkes, neşeli olur,
Yok yoktur, arayan her şeyi bulur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Yasak yoktur, günah işlemek yoktur,
Öyle birbirini şişlemek yoktur,
Kimse kötülenmez, taşlamak yoktur,
Akıl almaz nimetlerle doludur.
Mehmet Ali Demirbaş
18 Haziran 2009 Perşembe
17 Haziran 2009 Çarşamba
Kadir Has Üniversitesi Mezunlar Derneği ile röportaj
Bize biraz kendinen bahseder misin? (Lise eğitimin, kadir has eğitimi sırasındaki aktiviteler..)
- Liseyi Şeyh Şamil Lisesi’nde okudum. Haliyle Kadir Has Üniversite’sini burssuz kazandım fakat daha sonra akademik başarımdan dolayı tam burs ile ödüllendirildim.
Kadir Has Üniversitesi’nde Bilişim Güvenliği Kulübü’nü kurduk. 1 sene başkanlığını yaptım. Derslerle beraber sosyal aktiviteleri beraber götüremeyince başkanlığı bıraktım ve derslerime çok çalıştım. Bölüm birincisi olarak mezun oldum. Şimdilerde Prof. Dr. Tuncay Saydam hocamızın ve Kadir Has Üniversitesi’ndeki çok değerli hocalarımızın destekleri ile doktoraya kabül aldığım University of Delaware’de, resmi işlemleri tamamlamaya çalışıyorum.
Amerika’da doktora yapma fikrin nasıl oluştu?
- Çok güzel bir iş yapıyorsunuz. Öğrenci arkadaşlara faydalı olmak açısından tecrübelerimizin derlenip toparlanması gerçekten çok önemli. Çünkü ABD’de doktora yapmayı düşünürken hep maddi açıdan kendimi nasıl destekleyebilirim diye düşündüm. Tecrübelerini internette paylaşan bir arkadaşımızın dediği gibi “birçok engel var. Bunlardan biri de maddi engellerdir ve engeller aşmak içindir”. Bu felsefeyi gördüm o yazıda. Kendi kendime madem bu da bir engelden başka birşey değildir, ben bunu aşmalıyım Yüce Allah’ın yardımıyla. Fulbright bursuna başvurmuştum son sınıfta. Bursu kazanamazsam ülkemde yüksek lisans yaparım diye düşünüyordum. TOEFL ve GRE testlerini almadığım için mülakattan sonrasını geçemedim. Fakat maddi meseleleri engel olarak görünce bunu da aşmanın yolu vardır diye düşündüm ve şuan University of Delaware’de doktoraya tam burslu bir şekilde Yüce Allah’ın lütfuyla kabul aldım. Yaşadıklarımı tam bir mucize olarak görüyorum. UDEL ABD’nin en iyi üniversiteleri arasında olduğu için dünyanın heryerinden zeki öğrencilerle buluşmak, onlarla projeler yapmak hayalimdi. Şimdi bunu elde etme fırsatım oldu. Buna ulaşmak için bazı riskleri almam gerekiyordu, mesela burssuz geldim. Okuldan burs çıkıp çıkmayacağı belli değildi.
ABD’de doktora eğitimi almak benim tutkum olmuştu.
Başvuru sürecinden biraz bahseder misin?
- Yurtdışında üniversitelere başvururken en az 1 sene önceden hazırlıkların tamamlanmasını tavsiye ediyorlar. Bu çok doğru lakin benim son dakikaya yetişti. İyi üniversiteler genelde 1 sene evvelden başvuruları durduruyorlar. Bazısı dersler başlayana kadar başvuru oldukça değerlendirmeye alıyor. Bunları sitelerinden araştırmak lazım. Her ne kadar internet sitelerinde başvuru kabül süresi bitti deseler bile hocalarla görüşüp yine de kişi kendisini kabul ettirebilir. Tabi bunlar istisnalar için. TOEFL ve GRE en zorlandığım aşamalar oldu. Bunları hallederken en az bir sayfalık niyet mektubu yazılmalıdır. Finansal belgeler tamamlanmalıdır. Bunlar resmi prosedürlerdir ve google’dan da bulunabilir. Asıl bahsetmek istediğim google’da arayıp ta bulunamayanlar. Yani kendimin ve burada başvuru sürecini yaşayan arkadaşlarımın tecrübelerinden ilginç olanlarını aktarmak. Bu anlatacaklarım buralara gelmeyi düşünenler için sadece Z planı olmalıdır. Okuyanları tembelliğe itmesi yerine imkansız birşeyin olmadığını göstermek içindir. ABD gibi bir yerde bile ne kadar esnekliklerin olduğunu göstermek içindir.
Bilindiği gibi ABD’de çok şiddetli bir ekonomik kriz var. Bu, çok iyi üniversiteler de içinde olmak üzere birçok üniversiteyi bütçe kesintisi yapmaya zorladı. Hal böyle olunca, kimi krizden etkilenir beli bükülür kimi de krizi fırsata çevirebilir. Üniversitelerin beli bükülürken, MEB bursluları krizi fırsata çevirdi. Hem kendileri hem de güzelim ülkemiz adına. South Carolina’da tanıdığım MEB burslu bir arkadaşım TOEFL’sız kabül aldı. Hem de iyi bir okul olan Clemson University’den. Uyguladığı taktik şu oldu. Arkadaşım biliyordu ki, TOEFL sadece ingilizce bildiğini gösteren bir belgedir. Ben TOEFL’dan çok düşük alsam bile konuşup anlaşabiliyorum dedi ve gidip hocalarla görüştü. Yüzyüze kendini anlattı. Böylece ingilizce bildiği kanaatini hocalarda uyandırdı. Sonra dedi ki “Benim MEB bursum var. Size paranızı devletim ödeyecek ve bana geçinebileceğimden daha fazla maaş ödeyecekler. Devlet garantili yani.” Bunu duyunca zaten mest oluyorlar. Diyorlar ki bu öğrenci ingilizce biliyor, parası da var peki biz bunu neden reddedelim ki.
Yine bir arkadaşım bu hikayeyi bizzat sahibinden benimle beraber dinledikten sonra 61 TOEFL skoru ve Verbal + Quantitative GRE skoru 900 den aşağı olmasına rağmen (NŞA’da en az 1000) aynı taktikle başvurdu ve şu günlerde kabül belgesini bekliyor. Bu arkadaşı hocalarla görüşmesi için Atlanta, GA’dan Clemson, SC’ya arabamla götürdüm. Bizzat şahidim ki hoca “seni kabul ediyoruz” dedi.
Bunlar maddi faktörleri fırsata çevirmekle ilgiliydi. Diğer fırsat faktörlerinden biri de referans mektupları. Eğer başvuracağınız üniversitede sizi tanıyan bir hoca var ise, o zaman işler kolaylaşıyor. O hoca sizi önerdiğinde akan sular durabiliyor.
Eğer yaptığınız bir yayın varsa o zaman çok güzel kapılar açılabilir. Ama kimse lisans mezunundan böyle birşey beklemiyor.
Sıra benim hikayeme geldi. University of Tennessee at Chattanooga’dan da kabül almıştım. Onun hikayesi biraz ilginç. TOEFL’dan ilk skorum çok düşüktü. Başvuru süreci çoktan bitmişti ve derslerin başlamasına çok az kalmıştı. Orada okuyan arkadaşlarıma sorduğumda sen yine de başvur dediler. Tamam dedim elimdeki belgeleri gönderdim. ABD’de herşey resmi belgelerle halloluyor – istisnalar olsa bile - . TOEFL’a tekrar girmek çok vakit kaybına neden olacaktı. Dolayısı ile elimdeki çok düşük olan skoru gönderdim. Sonra okula gidip bölüm başkanı, program direktörü ve diğer hocalarla görüştüm. Bana bölüm başkanının söyledikleri şu oldu: “Sen çok iyi konuşuyorsun. İletişim kurarken seninle hiçbir problemimiz olmadı. Neden bu kadar düşük bir skor aldın?” diye. Tabi diyemedim “hayalim Georgia Tech’te okumaktı(ilk 10 içinde). 100 almam lazımdı ama soruları görünce 100 alamayacağımı anladım ve okumadan seçenekleri işaretleyip çıktım”. Neyse en sonunda oradan(UT) bana kabul verdiler.
Bu anlattıklarım en son uygulanması gereken şeyler. Yani isterim ki okuyanları tembelliğe itmesin. Elimizden gelen herşeyi en iyi şekilde yaptıktan sonra kabulü garantiye almak için bunları uygulamalıyız.
Amerika’da doktora yapmak isteyen Kadir Has Üniversitesi öğrencilerine neler tavsiye edersin?
ABD’de okumak isteyen arkadaşlara tavsiyem şunlar olabilir. ABD Türkiye’den toz pembe görünüyor. Bana da öyle gelirdi. Sıkıntı çekmeye hazır değilseniz MUTLAKA TOEFL ve GRE’yi ülkemizde alıp ve hatta kabulü de alıp öyle gelin buralara. Maddi desteğiniz yoksa gelmenizle gitmeniz aynı anda olabilir. Ülkemiz gibi değil burası. Para konuşuyor malesef.
Ayrıca arkadaşlar GPA’lerini yüksek tutmalılar çünkü düşük GPA’li birinin yüksek GPA isteyen bir okuldan kabul aldığını henüz duymadım. Hatta GPA’i istenilen GPA’den 0.1 gibi küçük bir farkla aşağıda olduğu için yine KHAS mezunu bir arkadaşımın iki kere reddedildiğini biliyorum. Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Soruları olan arkadaşlar bana bilal_bayindir@hotmail.com adresimden ulaşabilirler.
- Liseyi Şeyh Şamil Lisesi’nde okudum. Haliyle Kadir Has Üniversite’sini burssuz kazandım fakat daha sonra akademik başarımdan dolayı tam burs ile ödüllendirildim.
Kadir Has Üniversitesi’nde Bilişim Güvenliği Kulübü’nü kurduk. 1 sene başkanlığını yaptım. Derslerle beraber sosyal aktiviteleri beraber götüremeyince başkanlığı bıraktım ve derslerime çok çalıştım. Bölüm birincisi olarak mezun oldum. Şimdilerde Prof. Dr. Tuncay Saydam hocamızın ve Kadir Has Üniversitesi’ndeki çok değerli hocalarımızın destekleri ile doktoraya kabül aldığım University of Delaware’de, resmi işlemleri tamamlamaya çalışıyorum.
Amerika’da doktora yapma fikrin nasıl oluştu?
- Çok güzel bir iş yapıyorsunuz. Öğrenci arkadaşlara faydalı olmak açısından tecrübelerimizin derlenip toparlanması gerçekten çok önemli. Çünkü ABD’de doktora yapmayı düşünürken hep maddi açıdan kendimi nasıl destekleyebilirim diye düşündüm. Tecrübelerini internette paylaşan bir arkadaşımızın dediği gibi “birçok engel var. Bunlardan biri de maddi engellerdir ve engeller aşmak içindir”. Bu felsefeyi gördüm o yazıda. Kendi kendime madem bu da bir engelden başka birşey değildir, ben bunu aşmalıyım Yüce Allah’ın yardımıyla. Fulbright bursuna başvurmuştum son sınıfta. Bursu kazanamazsam ülkemde yüksek lisans yaparım diye düşünüyordum. TOEFL ve GRE testlerini almadığım için mülakattan sonrasını geçemedim. Fakat maddi meseleleri engel olarak görünce bunu da aşmanın yolu vardır diye düşündüm ve şuan University of Delaware’de doktoraya tam burslu bir şekilde Yüce Allah’ın lütfuyla kabul aldım. Yaşadıklarımı tam bir mucize olarak görüyorum. UDEL ABD’nin en iyi üniversiteleri arasında olduğu için dünyanın heryerinden zeki öğrencilerle buluşmak, onlarla projeler yapmak hayalimdi. Şimdi bunu elde etme fırsatım oldu. Buna ulaşmak için bazı riskleri almam gerekiyordu, mesela burssuz geldim. Okuldan burs çıkıp çıkmayacağı belli değildi.
ABD’de doktora eğitimi almak benim tutkum olmuştu.
Başvuru sürecinden biraz bahseder misin?
- Yurtdışında üniversitelere başvururken en az 1 sene önceden hazırlıkların tamamlanmasını tavsiye ediyorlar. Bu çok doğru lakin benim son dakikaya yetişti. İyi üniversiteler genelde 1 sene evvelden başvuruları durduruyorlar. Bazısı dersler başlayana kadar başvuru oldukça değerlendirmeye alıyor. Bunları sitelerinden araştırmak lazım. Her ne kadar internet sitelerinde başvuru kabül süresi bitti deseler bile hocalarla görüşüp yine de kişi kendisini kabul ettirebilir. Tabi bunlar istisnalar için. TOEFL ve GRE en zorlandığım aşamalar oldu. Bunları hallederken en az bir sayfalık niyet mektubu yazılmalıdır. Finansal belgeler tamamlanmalıdır. Bunlar resmi prosedürlerdir ve google’dan da bulunabilir. Asıl bahsetmek istediğim google’da arayıp ta bulunamayanlar. Yani kendimin ve burada başvuru sürecini yaşayan arkadaşlarımın tecrübelerinden ilginç olanlarını aktarmak. Bu anlatacaklarım buralara gelmeyi düşünenler için sadece Z planı olmalıdır. Okuyanları tembelliğe itmesi yerine imkansız birşeyin olmadığını göstermek içindir. ABD gibi bir yerde bile ne kadar esnekliklerin olduğunu göstermek içindir.
Bilindiği gibi ABD’de çok şiddetli bir ekonomik kriz var. Bu, çok iyi üniversiteler de içinde olmak üzere birçok üniversiteyi bütçe kesintisi yapmaya zorladı. Hal böyle olunca, kimi krizden etkilenir beli bükülür kimi de krizi fırsata çevirebilir. Üniversitelerin beli bükülürken, MEB bursluları krizi fırsata çevirdi. Hem kendileri hem de güzelim ülkemiz adına. South Carolina’da tanıdığım MEB burslu bir arkadaşım TOEFL’sız kabül aldı. Hem de iyi bir okul olan Clemson University’den. Uyguladığı taktik şu oldu. Arkadaşım biliyordu ki, TOEFL sadece ingilizce bildiğini gösteren bir belgedir. Ben TOEFL’dan çok düşük alsam bile konuşup anlaşabiliyorum dedi ve gidip hocalarla görüştü. Yüzyüze kendini anlattı. Böylece ingilizce bildiği kanaatini hocalarda uyandırdı. Sonra dedi ki “Benim MEB bursum var. Size paranızı devletim ödeyecek ve bana geçinebileceğimden daha fazla maaş ödeyecekler. Devlet garantili yani.” Bunu duyunca zaten mest oluyorlar. Diyorlar ki bu öğrenci ingilizce biliyor, parası da var peki biz bunu neden reddedelim ki.
Yine bir arkadaşım bu hikayeyi bizzat sahibinden benimle beraber dinledikten sonra 61 TOEFL skoru ve Verbal + Quantitative GRE skoru 900 den aşağı olmasına rağmen (NŞA’da en az 1000) aynı taktikle başvurdu ve şu günlerde kabül belgesini bekliyor. Bu arkadaşı hocalarla görüşmesi için Atlanta, GA’dan Clemson, SC’ya arabamla götürdüm. Bizzat şahidim ki hoca “seni kabul ediyoruz” dedi.
Bunlar maddi faktörleri fırsata çevirmekle ilgiliydi. Diğer fırsat faktörlerinden biri de referans mektupları. Eğer başvuracağınız üniversitede sizi tanıyan bir hoca var ise, o zaman işler kolaylaşıyor. O hoca sizi önerdiğinde akan sular durabiliyor.
Eğer yaptığınız bir yayın varsa o zaman çok güzel kapılar açılabilir. Ama kimse lisans mezunundan böyle birşey beklemiyor.
Sıra benim hikayeme geldi. University of Tennessee at Chattanooga’dan da kabül almıştım. Onun hikayesi biraz ilginç. TOEFL’dan ilk skorum çok düşüktü. Başvuru süreci çoktan bitmişti ve derslerin başlamasına çok az kalmıştı. Orada okuyan arkadaşlarıma sorduğumda sen yine de başvur dediler. Tamam dedim elimdeki belgeleri gönderdim. ABD’de herşey resmi belgelerle halloluyor – istisnalar olsa bile - . TOEFL’a tekrar girmek çok vakit kaybına neden olacaktı. Dolayısı ile elimdeki çok düşük olan skoru gönderdim. Sonra okula gidip bölüm başkanı, program direktörü ve diğer hocalarla görüştüm. Bana bölüm başkanının söyledikleri şu oldu: “Sen çok iyi konuşuyorsun. İletişim kurarken seninle hiçbir problemimiz olmadı. Neden bu kadar düşük bir skor aldın?” diye. Tabi diyemedim “hayalim Georgia Tech’te okumaktı(ilk 10 içinde). 100 almam lazımdı ama soruları görünce 100 alamayacağımı anladım ve okumadan seçenekleri işaretleyip çıktım”. Neyse en sonunda oradan(UT) bana kabul verdiler.
Bu anlattıklarım en son uygulanması gereken şeyler. Yani isterim ki okuyanları tembelliğe itmesin. Elimizden gelen herşeyi en iyi şekilde yaptıktan sonra kabulü garantiye almak için bunları uygulamalıyız.
Amerika’da doktora yapmak isteyen Kadir Has Üniversitesi öğrencilerine neler tavsiye edersin?
ABD’de okumak isteyen arkadaşlara tavsiyem şunlar olabilir. ABD Türkiye’den toz pembe görünüyor. Bana da öyle gelirdi. Sıkıntı çekmeye hazır değilseniz MUTLAKA TOEFL ve GRE’yi ülkemizde alıp ve hatta kabulü de alıp öyle gelin buralara. Maddi desteğiniz yoksa gelmenizle gitmeniz aynı anda olabilir. Ülkemiz gibi değil burası. Para konuşuyor malesef.
Ayrıca arkadaşlar GPA’lerini yüksek tutmalılar çünkü düşük GPA’li birinin yüksek GPA isteyen bir okuldan kabul aldığını henüz duymadım. Hatta GPA’i istenilen GPA’den 0.1 gibi küçük bir farkla aşağıda olduğu için yine KHAS mezunu bir arkadaşımın iki kere reddedildiğini biliyorum. Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Soruları olan arkadaşlar bana bilal_bayindir@hotmail.com adresimden ulaşabilirler.
12 Haziran 2009 Cuma
Nasihatler
İmam-ı a’zam hazretleri, imam-ı Ebu Yusuf’a ettiği nasihatte buyurdu ki:
(İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. Sırrını kimseye açma. Çok iyi bilmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme.)
İmam-ı a’zam hazretlerinin sözü sorduğunuz hadis-i şerifi açıklar mahiyettedir. (Çok iyi bilmediğiniz kimseye güvenme) buyuruyor. Buna kadın da dahil elbette.
Zeynel Âbidin hazretleri, oğlu Muhammed Bâkır’a buyurdu ki:
Ey oğlum, dört çeşit kimseyle arkadaşlık etme ve onlara güvenme!
1- Fasıklarla,
2- Cimrilerle,
3- Yalancılarla,
4- Sıla-i rahmi terk edenlerle.
(İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. Sırrını kimseye açma. Çok iyi bilmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme.)
İmam-ı a’zam hazretlerinin sözü sorduğunuz hadis-i şerifi açıklar mahiyettedir. (Çok iyi bilmediğiniz kimseye güvenme) buyuruyor. Buna kadın da dahil elbette.
Zeynel Âbidin hazretleri, oğlu Muhammed Bâkır’a buyurdu ki:
Ey oğlum, dört çeşit kimseyle arkadaşlık etme ve onlara güvenme!
1- Fasıklarla,
2- Cimrilerle,
3- Yalancılarla,
4- Sıla-i rahmi terk edenlerle.
10 Haziran 2009 Çarşamba
Evliya ve mürşid-i kâmil
Sual: Her evliya aynı zamanda mürşid-i kâmil midir?
CEVAP
Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir.
Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez.
Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.
İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.
Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)
Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:
(Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)
Ulema ve evliya
Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen Evliya mı?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, Peygamberlik makamından nasibi olur. İslamiyeti bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48).
Eski mürşidler
Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?
CEVAP
Bazıları, Hazret-i Ömer’in r.a. gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.
Bid’at ehli evliya olamaz
Sual: Evliya zatların hepsi Ehl-i sünnet miydi? Bid’at ehlinden evliya olamaz mı?
CEVAP
Bid’at ehli, hakiki müslüman değil ki, evliya olabilsin. Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Evliyalık nurları, bunların kalblerine girmemiştir. Amelde ve itikadda olan bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb, yakîn nuruyla aydınlanamaz. (Merec-ül-bahreyn)
CEVAP
Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir.
Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez.
Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.
İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.
Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)
Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:
(Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)
Ulema ve evliya
Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen Evliya mı?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, Peygamberlik makamından nasibi olur. İslamiyeti bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48).
Eski mürşidler
Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?
CEVAP
Bazıları, Hazret-i Ömer’in r.a. gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.
Bid’at ehli evliya olamaz
Sual: Evliya zatların hepsi Ehl-i sünnet miydi? Bid’at ehlinden evliya olamaz mı?
CEVAP
Bid’at ehli, hakiki müslüman değil ki, evliya olabilsin. Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Evliyalık nurları, bunların kalblerine girmemiştir. Amelde ve itikadda olan bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb, yakîn nuruyla aydınlanamaz. (Merec-ül-bahreyn)
Üveysilik nedir?
Sual: Üveysilik nedir?
CEVAP
Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallahu Teala Aleyhi Vesellem) veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:
Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)
Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)
Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Sevgili Resulullah Efendimizin (Sallallahu Teala Aleyhi Vesellem) vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullah'a a.s.m. da üveysi olmuş olur.
Evliyanın farkı
Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?
CEVAP
Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]
Kur'an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:
(Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]
CEVAP
Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallahu Teala Aleyhi Vesellem) veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:
Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)
Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)
Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Sevgili Resulullah Efendimizin (Sallallahu Teala Aleyhi Vesellem) vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullah'a a.s.m. da üveysi olmuş olur.
Evliyanın farkı
Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?
CEVAP
Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]
Kur'an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:
(Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]
Evliya kime denir?
Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir?
CEVAP
Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.
Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:
1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.
2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi hâsıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu yok olmaya başlar.
3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez.
4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir. Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlâsla amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez. Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara, sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istiğfar eder.
Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.
Eskiden evliya çok idi
Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkâmına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım) buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar görülünce Allah hatırlanır) buyurdu. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.
Mürşidin vasıfları
Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:
1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya olamaz.
2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.
3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası, cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.
4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri sırların mezarıdır) denirdi.
5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve tevazu sahibi idiler.
6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.
İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.
7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.
Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde, (Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim) buyurmuştur. Hazret-i İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.
8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.
9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi olduğunu söylerdi.
10- İlmiyle amildiler. Yani bildikleriyle amel ederlerdi. Bildiği ile amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe) benzetilmiştir. (Cuma 5)
Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:
Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.
İkinci alameti sohbetten anlaşılır,
Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.
Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,
Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.
Evliyayı sevenler ona gönül verenler,
Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.
Basireti açılır, gafleti zail olur.
CEVAP
Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.
Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:
1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.
2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi hâsıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu yok olmaya başlar.
3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez.
4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir. Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlâsla amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez. Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara, sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istiğfar eder.
Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.
Eskiden evliya çok idi
Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkâmına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım) buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar görülünce Allah hatırlanır) buyurdu. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.
Mürşidin vasıfları
Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:
1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya olamaz.
2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.
3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası, cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.
4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri sırların mezarıdır) denirdi.
5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve tevazu sahibi idiler.
6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.
İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.
7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.
Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde, (Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim) buyurmuştur. Hazret-i İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.
8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.
9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi olduğunu söylerdi.
10- İlmiyle amildiler. Yani bildikleriyle amel ederlerdi. Bildiği ile amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe) benzetilmiştir. (Cuma 5)
Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:
Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.
İkinci alameti sohbetten anlaşılır,
Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.
Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,
Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.
Evliyayı sevenler ona gönül verenler,
Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.
Basireti açılır, gafleti zail olur.
9 Haziran 2009 Salı
Allahu Teala ile Kul Arasındaki Perde
Kabr-i şerifi Bilecik’te bulunan Hak dostlarından Şeyh Muhlis Dede ”rahmetullahi aleyh“, bir günkü sohbetinde;
- Allahü teâlâ ile insan arasında olan en büyük perde nedir, biliyor musunuz? diye sordu.
- Bilmiyoruz efendim, nedir? dediler.
- Kendi nefsini düşünmesi ve kendi gibi aciz olan bir kula güvenmesidir, buyurdu.
Ve ekledi:
- İnsanların değil, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmayı düşünmelidir.
Şöyle devam etti:
- Aileye ve çocuklarına karşı tatlı dilli ve güler yüzlü olmalı, onların haklarını yerine getirecek kadar aralarında bulunmalıdır. Onlara bağlanmak, Allahü teâlâdan yüz çevirecek kadar olmamalıdır.
İki şeyi unutun!
Bir gün sevdiklerine buyurdu ki:
- Kardeşlerim, iki şeyi unutun. İki şeyi ise hiç unutmayın!
Sordular:
- Onlar nedir hocam?
Buyurdu ki:
- Unutacağınız iki şey, yaptığınız iyiliklerle, başkasının size yaptığı kötülüklerdir.
- Ya unutmayacaklarımız?
- Onlardan biri Ölüm, diğeri Allahü teâlâdır.
Kalbin gıdası nedir?
Biri sordu bu zata:
- Kalbin gıdası nedir hocam?
- İlimdir. Ama her bilgi bir vebaldir insana.
Soran kişi şaşırdı.
- Her bilgi vebal midir?
- Evet. Ama bu vebalden kurtulmak mümkün. Bildiğiyle amel eden, kurtulur vebalden. Ama o da yetmez.
- Yetmez mi hocam, neden?
- Çünkü amel de ihlasla yapılması lazım.
- İhlasla yapılmazsa?
- Hiçbir faydası olmaz. “Eski paçavra” gibi sahibinin suratına çarpılır.
- Allahü teâlâ ile insan arasında olan en büyük perde nedir, biliyor musunuz? diye sordu.
- Bilmiyoruz efendim, nedir? dediler.
- Kendi nefsini düşünmesi ve kendi gibi aciz olan bir kula güvenmesidir, buyurdu.
Ve ekledi:
- İnsanların değil, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmayı düşünmelidir.
Şöyle devam etti:
- Aileye ve çocuklarına karşı tatlı dilli ve güler yüzlü olmalı, onların haklarını yerine getirecek kadar aralarında bulunmalıdır. Onlara bağlanmak, Allahü teâlâdan yüz çevirecek kadar olmamalıdır.
İki şeyi unutun!
Bir gün sevdiklerine buyurdu ki:
- Kardeşlerim, iki şeyi unutun. İki şeyi ise hiç unutmayın!
Sordular:
- Onlar nedir hocam?
Buyurdu ki:
- Unutacağınız iki şey, yaptığınız iyiliklerle, başkasının size yaptığı kötülüklerdir.
- Ya unutmayacaklarımız?
- Onlardan biri Ölüm, diğeri Allahü teâlâdır.
Kalbin gıdası nedir?
Biri sordu bu zata:
- Kalbin gıdası nedir hocam?
- İlimdir. Ama her bilgi bir vebaldir insana.
Soran kişi şaşırdı.
- Her bilgi vebal midir?
- Evet. Ama bu vebalden kurtulmak mümkün. Bildiğiyle amel eden, kurtulur vebalden. Ama o da yetmez.
- Yetmez mi hocam, neden?
- Çünkü amel de ihlasla yapılması lazım.
- İhlasla yapılmazsa?
- Hiçbir faydası olmaz. “Eski paçavra” gibi sahibinin suratına çarpılır.
Allahu Teala'nın Rahmetini Celbetmek
İrşat eserlerinde Allah (cc)'ın rahmet ve bereketini celbeden haller sıralanmaktadır.
Kimde bu güzel haller ahlak halinde yerleşmişse, Rabb'imiz o kulunu sevmekte, rahmet ve bereketine onu layık görmektedir.
İsterseniz sözü fazla uzatmadan Rabb'imizin bizde görmeyi istediği rahmet ve bereket sebebi güzel hal ve davranışlardan on tanesini buraya alalım. Bakalım bu hallerden bizde ne kadarı ne ölçüde var, bir görelim. İrşat eserlerinde bu güzel haller şöyle sıralanmaktadır:
1� Rabb'imizin rahmet ve bereketini celbeden hallerin sahibi olmak isteyen insan, en başta kendi kusur ve hatalarını gözden geçirmeli, bunları terk etmek için kendi içinde mücadele vermeli, Rabb'ine hep dua ve iltica halinde olmalı, ibadetli ve itaatli yaşamayı, hayatının gayesi bilmelidir. İşte bu düşünce ve davranış içinde olan kimseyi Rabb'imiz rahmetine layık görmektedir.
� Bu durumda siz de davranışlarınızı bir gözden geçirmek ister misiniz? Kusurunuzu ne kadar görmek istiyor, ne ölçüde vazgeçmek için kendi içinizde mücadele veriyor, hayata gönderiliş gayenizin ne derece farkında olabiliyorsunuz? Var mı Rabb'imizin rahmetini celbedecek davranışların sahibi olma dikkat ve hassasiyetiniz?
2� Anne, baba ve aile büyüklerine gerekli hürmet ve alakayı ne kadar gösteriyor, imkânlarınız nispetinde ihtiyaçlarını karşılamaya ne ehemmiyette çalışıyor, yardım etmeyi vazgeçilmez vazifeniz olarak ne kadar görebiliyorsunuz?
� Bu konudaki hassasiyetinizi bir gözden geçirmek ister misiniz?
3� Komşularla, çevre ile iyi münasebetler kurarak üzüntülerine ortak olup sevinçlerini paylaşmak konusunda ne kadar ilgili davranıyorsunuz?
� Böyle vefalı bir dostluğunuz var mı komşularınıza karşı?
4� Küskün ve ihtilaflı insanların arasına girip barıştırma gayretiniz ne nispette?
� Bu konuda dostlarınızı memnun eden halleriniz oluyor mu?
5� Musibet ve hastalıklara maruz insanları ziyaret edip yardımda bulunma anlayışınız ne durumda?
� Var mı böyle kara gün dostu olma özelliğiniz?
6� Helal kazancı hayatın hedefi bilerek çalışmak, haramdan ise yılandan, akrepten kaçar gibi kaçma titizliği göstermek.
� Bu konudaki hassasiyetiniz ne durumda? Haramlara karşı tavrınız açık ve kesin mi?
7� Üzüntü, sıkıntı ve mahrumiyet devrelerinde ümitsizliğe düşmemek, 'Bu da geçer yaHu!' diyerek ayakta kalmayı başarmak.
� Böyle zor devrelerde moraliniz sağlam kalıyor, zorluğu atlatabileceğinize inanıyor musunuz?
8� Başınıza gelenler konusunda Allah'ın takdiri diyerek kadere rıza ile bakmak, olayların arkasında hikmetlerin olabileceğini düşünerek sonucu sabırla beklemeye yönelmek.
� Yani kaderinize rıza ile bakıyor, davranışlarınızı teslimiyetle sürdürüyor musunuz?
9� İmkânlarınız müsait olsa bile iktisatla yaşamayı tercih etmek, israflı hayattan uzak durmak konusunda tavrınız kesin mi?
� Özel bir dikkatiniz var mı israftan kaçınıp iktisatlı yaşama konusunda?
10� Topluma faydalı hizmetler verenlerle ilginiz var mı, desteğiniz söz konusu mu?
� Varsa, bunu yeterli bulmuyor, keşke daha fazlasını yapabilsem diye hayıflanıyor musunuz?
Dikkat: Rabb'imizin sevdiği bu güzel hallerin yarısından fazlasına sahipseniz, hayrınız şerrinize galip demektir ki, bu halinizle kurtulanlardan sayılabilirsiniz. Şayet bu güzel hallerin daha fazlasına sahipseniz, Rabb'imizin rahmetini celbeden halleri nefsinde toplayan bahtiyarlardan biri olarak şükür duygusuna girebilirsiniz. Yeter ki çoğalttığınız bu güzel hallerinizi ömür boyu sürdürme azim ve aşkında olasınız.
Kimde bu güzel haller ahlak halinde yerleşmişse, Rabb'imiz o kulunu sevmekte, rahmet ve bereketine onu layık görmektedir.
İsterseniz sözü fazla uzatmadan Rabb'imizin bizde görmeyi istediği rahmet ve bereket sebebi güzel hal ve davranışlardan on tanesini buraya alalım. Bakalım bu hallerden bizde ne kadarı ne ölçüde var, bir görelim. İrşat eserlerinde bu güzel haller şöyle sıralanmaktadır:
1� Rabb'imizin rahmet ve bereketini celbeden hallerin sahibi olmak isteyen insan, en başta kendi kusur ve hatalarını gözden geçirmeli, bunları terk etmek için kendi içinde mücadele vermeli, Rabb'ine hep dua ve iltica halinde olmalı, ibadetli ve itaatli yaşamayı, hayatının gayesi bilmelidir. İşte bu düşünce ve davranış içinde olan kimseyi Rabb'imiz rahmetine layık görmektedir.
� Bu durumda siz de davranışlarınızı bir gözden geçirmek ister misiniz? Kusurunuzu ne kadar görmek istiyor, ne ölçüde vazgeçmek için kendi içinizde mücadele veriyor, hayata gönderiliş gayenizin ne derece farkında olabiliyorsunuz? Var mı Rabb'imizin rahmetini celbedecek davranışların sahibi olma dikkat ve hassasiyetiniz?
2� Anne, baba ve aile büyüklerine gerekli hürmet ve alakayı ne kadar gösteriyor, imkânlarınız nispetinde ihtiyaçlarını karşılamaya ne ehemmiyette çalışıyor, yardım etmeyi vazgeçilmez vazifeniz olarak ne kadar görebiliyorsunuz?
� Bu konudaki hassasiyetinizi bir gözden geçirmek ister misiniz?
3� Komşularla, çevre ile iyi münasebetler kurarak üzüntülerine ortak olup sevinçlerini paylaşmak konusunda ne kadar ilgili davranıyorsunuz?
� Böyle vefalı bir dostluğunuz var mı komşularınıza karşı?
4� Küskün ve ihtilaflı insanların arasına girip barıştırma gayretiniz ne nispette?
� Bu konuda dostlarınızı memnun eden halleriniz oluyor mu?
5� Musibet ve hastalıklara maruz insanları ziyaret edip yardımda bulunma anlayışınız ne durumda?
� Var mı böyle kara gün dostu olma özelliğiniz?
6� Helal kazancı hayatın hedefi bilerek çalışmak, haramdan ise yılandan, akrepten kaçar gibi kaçma titizliği göstermek.
� Bu konudaki hassasiyetiniz ne durumda? Haramlara karşı tavrınız açık ve kesin mi?
7� Üzüntü, sıkıntı ve mahrumiyet devrelerinde ümitsizliğe düşmemek, 'Bu da geçer yaHu!' diyerek ayakta kalmayı başarmak.
� Böyle zor devrelerde moraliniz sağlam kalıyor, zorluğu atlatabileceğinize inanıyor musunuz?
8� Başınıza gelenler konusunda Allah'ın takdiri diyerek kadere rıza ile bakmak, olayların arkasında hikmetlerin olabileceğini düşünerek sonucu sabırla beklemeye yönelmek.
� Yani kaderinize rıza ile bakıyor, davranışlarınızı teslimiyetle sürdürüyor musunuz?
9� İmkânlarınız müsait olsa bile iktisatla yaşamayı tercih etmek, israflı hayattan uzak durmak konusunda tavrınız kesin mi?
� Özel bir dikkatiniz var mı israftan kaçınıp iktisatlı yaşama konusunda?
10� Topluma faydalı hizmetler verenlerle ilginiz var mı, desteğiniz söz konusu mu?
� Varsa, bunu yeterli bulmuyor, keşke daha fazlasını yapabilsem diye hayıflanıyor musunuz?
Dikkat: Rabb'imizin sevdiği bu güzel hallerin yarısından fazlasına sahipseniz, hayrınız şerrinize galip demektir ki, bu halinizle kurtulanlardan sayılabilirsiniz. Şayet bu güzel hallerin daha fazlasına sahipseniz, Rabb'imizin rahmetini celbeden halleri nefsinde toplayan bahtiyarlardan biri olarak şükür duygusuna girebilirsiniz. Yeter ki çoğalttığınız bu güzel hallerinizi ömür boyu sürdürme azim ve aşkında olasınız.
Kur'an-ı Kerim Hizmetinin Karşılığında ...
Ubey İbnu Ka'b radıyallahu anh anlatıyor: 'Bir adama Kur'an öğretmiştim. Bana bir yay hediye etti. Bunu Resulullah aleyhissalatu vesselam'a haber verdim: 'Eğer onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun' buyurdular. Ben de geri iade ettim.
8 Haziran 2009 Pazartesi
Ahirette şefaat olacak biiznillah
Erzurum Evliyasından Osman Efendi’ye “rahmetullahi aleyh“ bir gün bazı dostları;
- Efendim, ahirette günahkârlar için şefaat olacak mı? diye sordular.
- Elbette, buyurdu.
- Kimler şefaat edecek efendim?
- Önce Peygamberler, sonra salih kullar, yani alimler, Evliyalar, şehitler şefaat edecek, buyurdu.
Ve ekledi:
- Nitekim Peygamber efendimiz aleyhisselam; “Ümmetimden büyük günahları olanlara şefaat edeceğim” buyuruyor.
Sırat köprüsü nasıldır?
Bir gün de;
- Efendim, bize “Sırat köprüsü”nden bahseder misiniz, dediler.
Cevabında;
- Sırat köprüsü, Cehennemin üzerinde kurulacak, buyurdu. Müminler, selametle geçip Cennete gidecek. Kâfirlerin ayakları kayarak, Cehenneme düşeceklerdir.
Sordular:
- O nasıl bir şey efendim?
- “Sırat köprüsü” deyince, bildiğimiz köprüler gibi sanmayın. O, dünyadaki köprüler gibi değildir. Mesela sınıf geçmek için “imtihan köprüsü”nden geçilir diyoruz, değil mi?
- Evet efendim.
- Her talebe buradan geçtiği için “köprü” diyoruz. Yoksa imtihanın, köprüye benzeyen bir tarafı yoktur.
Ve ekledi:
- İşte bunun gibi Sırat köprüsünden de herkes geçecek, bazıları da geçemeyip Cehenneme yuvarlanacaktır. Fakat bu köprü, dünya köprüleri gibi ve imtihan köprüsü gibi değildir.
İki şey varsa...
Bir gün de sohbetinde;
- Kardeşlerim, şu iki şey sizde varsa, hiç üzülmeyin, buyurdu.
Merak ettiler.
- Onlar nedir ki efendim?
- Birincisi, İslamiyet’e uymak, ikincisi de, size İslamiyet’i öğreten hocanızı ve bütün “Ehl-i sünnet alimleri”ni sevmektir.
Ve ilave etti:
- Bu ikisinde gevşeklik olmazsa, başka şeylerin düzelmesi kolaydır.
- Efendim, ahirette günahkârlar için şefaat olacak mı? diye sordular.
- Elbette, buyurdu.
- Kimler şefaat edecek efendim?
- Önce Peygamberler, sonra salih kullar, yani alimler, Evliyalar, şehitler şefaat edecek, buyurdu.
Ve ekledi:
- Nitekim Peygamber efendimiz aleyhisselam; “Ümmetimden büyük günahları olanlara şefaat edeceğim” buyuruyor.
Sırat köprüsü nasıldır?
Bir gün de;
- Efendim, bize “Sırat köprüsü”nden bahseder misiniz, dediler.
Cevabında;
- Sırat köprüsü, Cehennemin üzerinde kurulacak, buyurdu. Müminler, selametle geçip Cennete gidecek. Kâfirlerin ayakları kayarak, Cehenneme düşeceklerdir.
Sordular:
- O nasıl bir şey efendim?
- “Sırat köprüsü” deyince, bildiğimiz köprüler gibi sanmayın. O, dünyadaki köprüler gibi değildir. Mesela sınıf geçmek için “imtihan köprüsü”nden geçilir diyoruz, değil mi?
- Evet efendim.
- Her talebe buradan geçtiği için “köprü” diyoruz. Yoksa imtihanın, köprüye benzeyen bir tarafı yoktur.
Ve ekledi:
- İşte bunun gibi Sırat köprüsünden de herkes geçecek, bazıları da geçemeyip Cehenneme yuvarlanacaktır. Fakat bu köprü, dünya köprüleri gibi ve imtihan köprüsü gibi değildir.
İki şey varsa...
Bir gün de sohbetinde;
- Kardeşlerim, şu iki şey sizde varsa, hiç üzülmeyin, buyurdu.
Merak ettiler.
- Onlar nedir ki efendim?
- Birincisi, İslamiyet’e uymak, ikincisi de, size İslamiyet’i öğreten hocanızı ve bütün “Ehl-i sünnet alimleri”ni sevmektir.
Ve ilave etti:
- Bu ikisinde gevşeklik olmazsa, başka şeylerin düzelmesi kolaydır.
“Sen Ey [yalnızlığına] bürünmüş olan! Kalk ve uyar! Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an! Öz-benliğini temiz tut! Ve bütün pisliklerden kaçın! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma, ama sabırla rabbine yönel. Ve [insanları uyar ki], [yeniden diriliş] sûru üflendiği zaman, o gün, bir ızdırap günü olacaktır.”
Sevgili Peygamber Efendimız (Sallallahü Teala Aleyhi Vesellem) buyurdular ki:
• Her derdin devası vardır. Muhakkak günahların devası da istiğfardır.
• "Bütün ademoğlu için iki sahife vardır. Sahifenin birine gündüz işlediği ameller yazılır. Diğerine de gece işlediği ameller yazılır. Sonra bu iki sahife dürüıür. Eğer onlarda, -bir günah için de olsa- istiğfar varsa nur saçarlar. istiğfar yoksa, karanlık ve simsiyah bir şekilde dürülürler."
• "Her gün, iki defa, yani sabah ve akşam istiğfar getirmeyen kimse kendine zulmetmiştir."
• "Israrla beraber küçük günah kalmaz (büyük olur), istiğfarla da büyük günah kalmaz (af olunur)."
istiğfar, üzüntülerden kurtulmak için bir çıkış yoludur. Hz. Huzeyfe (r.a.) buyurdu ki: "Aileme karşı dilimde kötü sözler olurdu. Ben bunu Resulullah'a (Aleysiselatü Vesselam)sordum. Bana, 'Ey Huzeyfe, istiğfarla aran nasıl? Ben Allah'a, günde yüz defa istiğfar ederim. Ümmetimin hayırlıları, iyilik yaptıkları zaman sevinirler, kötülük yaptıkları zaman da istiğfar ederler.' buyurdu."
istiğfar; malı, hatta evladı da çoğaltır buyurulmuştur. Bir adam, Hasan-ı Basri'ye (r.h.) gelip kıtlıktan şikayet etti. 'Allah'a istiğfar et.' dedi. Başka birisi gelip fakirlikten şikayet etti, başka biri, neslinin az olmasından, bir başkası da toprağının verimsizliğinden şikayette bulundu. Bunların hepsine Allah'a istiğfar etmelerini emretti. Bunun üzeri ne Rabi’ bin Sabıh, 'Sana adamlar geldi. Hepsi farklı şeylerden şikayet ettiler ve senden yardım istediler. Sen de hepsine aynı şeyi söyledin.' deyince, Hasan-ı Basri (r.h.) cevap olarak "Gelin dedim: Rabbinizin mağfiretini isteyin, çünkü O, mağfireti çok bir Gaffar'dır. Bol hayır ile üzerinize semayı (yağmuru) salsın ve size mallar ve oğullarla imdat eylesin ve sizin için cennetler yapsın, sizin için ırmaklar yapsın." mealindeki (Nuh suresi, 10-12.) ayet-i kerımeleri okudu.
• Her derdin devası vardır. Muhakkak günahların devası da istiğfardır.
• "Bütün ademoğlu için iki sahife vardır. Sahifenin birine gündüz işlediği ameller yazılır. Diğerine de gece işlediği ameller yazılır. Sonra bu iki sahife dürüıür. Eğer onlarda, -bir günah için de olsa- istiğfar varsa nur saçarlar. istiğfar yoksa, karanlık ve simsiyah bir şekilde dürülürler."
• "Her gün, iki defa, yani sabah ve akşam istiğfar getirmeyen kimse kendine zulmetmiştir."
• "Israrla beraber küçük günah kalmaz (büyük olur), istiğfarla da büyük günah kalmaz (af olunur)."
istiğfar, üzüntülerden kurtulmak için bir çıkış yoludur. Hz. Huzeyfe (r.a.) buyurdu ki: "Aileme karşı dilimde kötü sözler olurdu. Ben bunu Resulullah'a (Aleysiselatü Vesselam)sordum. Bana, 'Ey Huzeyfe, istiğfarla aran nasıl? Ben Allah'a, günde yüz defa istiğfar ederim. Ümmetimin hayırlıları, iyilik yaptıkları zaman sevinirler, kötülük yaptıkları zaman da istiğfar ederler.' buyurdu."
istiğfar; malı, hatta evladı da çoğaltır buyurulmuştur. Bir adam, Hasan-ı Basri'ye (r.h.) gelip kıtlıktan şikayet etti. 'Allah'a istiğfar et.' dedi. Başka birisi gelip fakirlikten şikayet etti, başka biri, neslinin az olmasından, bir başkası da toprağının verimsizliğinden şikayette bulundu. Bunların hepsine Allah'a istiğfar etmelerini emretti. Bunun üzeri ne Rabi’ bin Sabıh, 'Sana adamlar geldi. Hepsi farklı şeylerden şikayet ettiler ve senden yardım istediler. Sen de hepsine aynı şeyi söyledin.' deyince, Hasan-ı Basri (r.h.) cevap olarak "Gelin dedim: Rabbinizin mağfiretini isteyin, çünkü O, mağfireti çok bir Gaffar'dır. Bol hayır ile üzerinize semayı (yağmuru) salsın ve size mallar ve oğullarla imdat eylesin ve sizin için cennetler yapsın, sizin için ırmaklar yapsın." mealindeki (Nuh suresi, 10-12.) ayet-i kerımeleri okudu.
Güçleri yettiği halde mani olmazlarsa ...
Hz.Cerir Radiyallahu Anh'tan rivayetle Resûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselem şöyle buyurdular:
"Bir adam, bir topluluk arasında bir günah işler ve onlar da onu önlemeye güçleri yettiği halde mani olmazlarsa, ölümlerinden evvel, Allah onlara bir azab verir."
(İbn Neccar)
"Bir adam, bir topluluk arasında bir günah işler ve onlar da onu önlemeye güçleri yettiği halde mani olmazlarsa, ölümlerinden evvel, Allah onlara bir azab verir."
(İbn Neccar)
7 Haziran 2009 Pazar
Sevginin üç alâmeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sevginin üç alameti vardır:
1- Sevdiğini seveni sever, sevmeyeni de sevmez:
Bu, sevenin elinde değildir, gayri ihtiyari olur. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerini ve kitaplarını seveni, elinde olmadan sever. Tenkit ediyorsa, sevmiyorsa, onu sevemez. Tenkit edene sevgisi varsa, sevgisinde yalancıdır. Sevseydi, tenkit edene hiç değilse, kalben kızması, buğzetmesi gerekirdi.
2- Sevdiğine itaat eder:
Kendi aklına, mantığına, gördüğüne değil, sevdiğinin sözüne itaat eder. Ulema kitaplara, evliya ise hocasının sözüne bakar. Akıl, kavuşana kadar lazımdır. Kavuştuktan sonra, hocaya değil de, akla tâbi olmak zararlıdır.
Nitekim Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, Şems-i Tebrizi hazretlerine kavuştuktan sonra, onu çok sevmesine rağmen, işin içine aklı karışıyordu. Hocasının bazı sözlerini, işlerini aklı almıyordu. Baktı, iş felakete gidiyor, aklını bırakıp hocasının bildirdiklerine uydu. En sonunda, gerçeklere vakıf olunca, (Aklımı bıraktım, hocama tâbi oldum ve kurtuldum) buyurdu.
3- Hep sevdiğinden bahseder:
Elinde değildir. Ya kendisi bahseder, ya da hep ondan bahsedilmesini, onun konuşulmasını ister. Bir beyit:
Bir büyüğü tanıyan, ne kadar da bahtlıdır,
Hep ondan konuşması, elbet daha tatlıdır.
İşte bu üç vasıf kimde varsa sevgisinde samimidir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, talebesinin birine para verip, (Bana bir ekmek al) dedi. O da ekmeği alıp, hocasına verdi. Hocası, tamam sen işine bak diyerek, yola çıktı. Talebe de peşinden gitti. Hazret-i Mevlana bir mağaraya girdi. Orada bir köpek yavrulamış. Açlıktan ölecek olan köpeğe, ekmeği suya batırıp batırıp yedirdi. Tam çıkacakken talebesiyle karşılaştı. Merakla bakan talebeye, şu mealdeki bir hadis-i şerifi söyledi:
(Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlânın mahlûklarına kim merhamet ederse, Allah ona merhamet eder.)
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz.)
(Yerdekilere merhamet etmeyene, gökteki melekler merhamet etmez.)
Merhamet imandandır. Onun için, bu din, merhametle bugüne kadar gelmiştir.
Bir kimse, Sevgili Peygamber Efendimizin (Aleyhisselatü Vesselam), torunları Hazret-i Hasan r.a. ile Hazret-i Hüseyin’i r.a. öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) der. Peygamber Efendimiz a.s.m., (Merhamet etmeyen, merhamete kavuşamaz) buyurur.
Sevginin üç alameti vardır:
1- Sevdiğini seveni sever, sevmeyeni de sevmez:
Bu, sevenin elinde değildir, gayri ihtiyari olur. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerini ve kitaplarını seveni, elinde olmadan sever. Tenkit ediyorsa, sevmiyorsa, onu sevemez. Tenkit edene sevgisi varsa, sevgisinde yalancıdır. Sevseydi, tenkit edene hiç değilse, kalben kızması, buğzetmesi gerekirdi.
2- Sevdiğine itaat eder:
Kendi aklına, mantığına, gördüğüne değil, sevdiğinin sözüne itaat eder. Ulema kitaplara, evliya ise hocasının sözüne bakar. Akıl, kavuşana kadar lazımdır. Kavuştuktan sonra, hocaya değil de, akla tâbi olmak zararlıdır.
Nitekim Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, Şems-i Tebrizi hazretlerine kavuştuktan sonra, onu çok sevmesine rağmen, işin içine aklı karışıyordu. Hocasının bazı sözlerini, işlerini aklı almıyordu. Baktı, iş felakete gidiyor, aklını bırakıp hocasının bildirdiklerine uydu. En sonunda, gerçeklere vakıf olunca, (Aklımı bıraktım, hocama tâbi oldum ve kurtuldum) buyurdu.
3- Hep sevdiğinden bahseder:
Elinde değildir. Ya kendisi bahseder, ya da hep ondan bahsedilmesini, onun konuşulmasını ister. Bir beyit:
Bir büyüğü tanıyan, ne kadar da bahtlıdır,
Hep ondan konuşması, elbet daha tatlıdır.
İşte bu üç vasıf kimde varsa sevgisinde samimidir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, talebesinin birine para verip, (Bana bir ekmek al) dedi. O da ekmeği alıp, hocasına verdi. Hocası, tamam sen işine bak diyerek, yola çıktı. Talebe de peşinden gitti. Hazret-i Mevlana bir mağaraya girdi. Orada bir köpek yavrulamış. Açlıktan ölecek olan köpeğe, ekmeği suya batırıp batırıp yedirdi. Tam çıkacakken talebesiyle karşılaştı. Merakla bakan talebeye, şu mealdeki bir hadis-i şerifi söyledi:
(Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlânın mahlûklarına kim merhamet ederse, Allah ona merhamet eder.)
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz.)
(Yerdekilere merhamet etmeyene, gökteki melekler merhamet etmez.)
Merhamet imandandır. Onun için, bu din, merhametle bugüne kadar gelmiştir.
Bir kimse, Sevgili Peygamber Efendimizin (Aleyhisselatü Vesselam), torunları Hazret-i Hasan r.a. ile Hazret-i Hüseyin’i r.a. öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) der. Peygamber Efendimiz a.s.m., (Merhamet etmeyen, merhamete kavuşamaz) buyurur.
6 Haziran 2009 Cumartesi
Allahü Teala'yı sevmek ve O'na c.c. yakın olmak
Ey evlâdım! Bu söyleyeceğim edebler, Allahü Teâlâ'yı sevmek ve O'na c.c. yaklaşmak isteyen herkese lâzımdır.
Evlâdım! Allahü Teâlâyı sevmek ve O'na c.c. yakın olmak isteyen herkese
lâzım olan edebler şunlardır:
-Az konuşmalı,
-az uyumalı,
-insanlarla lüzumu kadar görüşmeli,
-elemlere, musîbetlere, acılara, açlığa, insanların sıkıntılarına sabretmeli ve kendisine zulmedeni affetmeli
-ve ondan intikam, öç almaya kalkmamalı,
-kendi için sevdiğini herkes için sevmeli ve istemeli,
-malıyla cömertlik yapmalı,
-insanlardan bir şey istememeli ve beklememeli,
-sadece Allahü Teâlâdan beklemeli,
-her ihtiyâcını Allahü Teâlâya ısmarlamalı,
-yaptığı amellere ve kabûl olduğuna güvenmemeli bilakis "amellerim ayıplı ve kusurludur" demeli;
-şahsı ile, ibâdetleri ile, ameli ile sevinmemeli, övünmemelidir.
Aksine Allahü Teâlâya ve Resûlüne (Aleyhissalatü Vesselam) ve O'nun s.a.v. şerîatına uymakla sevinmelidir.
Evlâdım! Allahü Teâlâyı sevmek ve O'na c.c. yakın olmak isteyen herkese
lâzım olan edebler şunlardır:
-Az konuşmalı,
-az uyumalı,
-insanlarla lüzumu kadar görüşmeli,
-elemlere, musîbetlere, acılara, açlığa, insanların sıkıntılarına sabretmeli ve kendisine zulmedeni affetmeli
-ve ondan intikam, öç almaya kalkmamalı,
-kendi için sevdiğini herkes için sevmeli ve istemeli,
-malıyla cömertlik yapmalı,
-insanlardan bir şey istememeli ve beklememeli,
-sadece Allahü Teâlâdan beklemeli,
-her ihtiyâcını Allahü Teâlâya ısmarlamalı,
-yaptığı amellere ve kabûl olduğuna güvenmemeli bilakis "amellerim ayıplı ve kusurludur" demeli;
-şahsı ile, ibâdetleri ile, ameli ile sevinmemeli, övünmemelidir.
Aksine Allahü Teâlâya ve Resûlüne (Aleyhissalatü Vesselam) ve O'nun s.a.v. şerîatına uymakla sevinmelidir.
5 Haziran 2009 Cuma
İmanla öl, gerisine karışma
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hakiki bayram, imanla ölmek, son nefeste Allah demektir. Bütün âlimlerin, evliya zatların, bütün ibadetlerin, bütün kitapların, bütün gayretlerin, akla ne geliyorsa hepsinin tek gayesi vardır. O da, kulun Müslüman olması yani iman etmesi, imanla yaşayıp imanla ölmesidir. Peygamber efendimiz, (İmanla öl, gerisine karışma) buyuruyor. Yani imanla ölen, bazı sıkıntılar çekse de, sonunda Cennete gider. Affa ve şefaate kavuşursa sıkıntısız da cennete girer.
Rabbimizin merhameti geniştir. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslam’ı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile, bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor. Yeter ki, Müslüman olsun ve imanla ölsün! Kur’an-ı kerimde mealen, (Ey günahı çok olanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. O, sonsuz mağfiret ve merhamet sahibidir) buyuruyor.
Peygamber efendimiz bir savaşa gitmiş, kazanmış. Eshab-ı kiramla beraber, o gün dinleniyor ve savaşı konuşuyorlar. Derken, esirlerin arasında bir kadıncağız, sağa sola bakınıyor, orada, kundak içinde duran bir bebeği hemen kaptığı gibi alıyor yani ölümü unutuyor, esareti unutuyor, her şeyi unutuyor. Sevincinden deli gibi oluyor. Bebeği bulunca, bir ağacın arkasına gidip emziriyor. Oradaki bütün Eshab-ı kiram, o kadının koşturmalarını seyrederken, Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama buyuruyor ki:
— Kadının halini gördünüz. Evladını bulunca, ne ölüm hatırına geldi, ne de esaret…
— Evet ya Resulallah.
— Peki, şimdi ben size soruyorum, bu kadın, kavuştuğu bu çocuğu eliyle ateşe atar mı?
— Atmaz elbette.
— Allah da atmaz! Annenin şefkati, Allahü teâlânın şefkat deryasından sadece bir parçadır.
Bir talebe de hocasına der ki:
— Efendim, ahirette benim halim ne olacak? Yarın ben orada nasıl hesap vereceğim?
— Önce sana bir şey sorayım, ahirette senin hesabını annen mi, baban mı, yoksa Allahü teâlâ mı görsün?
— Hocam, ne kadar yaramaz da olsam, annem beni ateşe atamaz. Babam da hiç kıyamaz.
— O zaman hiç korkma! Elbette hesabı Rabbimiz görecek; ama bunların hepsinin sana olan merhameti şefkati, Cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkat deryasının bir parçasıdır. Annenin şefkati Cenab-ı Allah’ın şefkatinden bir zerredir. Babanınki de öyle...
Hakiki bayram, imanla ölmek, son nefeste Allah demektir. Bütün âlimlerin, evliya zatların, bütün ibadetlerin, bütün kitapların, bütün gayretlerin, akla ne geliyorsa hepsinin tek gayesi vardır. O da, kulun Müslüman olması yani iman etmesi, imanla yaşayıp imanla ölmesidir. Peygamber efendimiz, (İmanla öl, gerisine karışma) buyuruyor. Yani imanla ölen, bazı sıkıntılar çekse de, sonunda Cennete gider. Affa ve şefaate kavuşursa sıkıntısız da cennete girer.
Rabbimizin merhameti geniştir. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslam’ı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile, bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor. Yeter ki, Müslüman olsun ve imanla ölsün! Kur’an-ı kerimde mealen, (Ey günahı çok olanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. O, sonsuz mağfiret ve merhamet sahibidir) buyuruyor.
Peygamber efendimiz bir savaşa gitmiş, kazanmış. Eshab-ı kiramla beraber, o gün dinleniyor ve savaşı konuşuyorlar. Derken, esirlerin arasında bir kadıncağız, sağa sola bakınıyor, orada, kundak içinde duran bir bebeği hemen kaptığı gibi alıyor yani ölümü unutuyor, esareti unutuyor, her şeyi unutuyor. Sevincinden deli gibi oluyor. Bebeği bulunca, bir ağacın arkasına gidip emziriyor. Oradaki bütün Eshab-ı kiram, o kadının koşturmalarını seyrederken, Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama buyuruyor ki:
— Kadının halini gördünüz. Evladını bulunca, ne ölüm hatırına geldi, ne de esaret…
— Evet ya Resulallah.
— Peki, şimdi ben size soruyorum, bu kadın, kavuştuğu bu çocuğu eliyle ateşe atar mı?
— Atmaz elbette.
— Allah da atmaz! Annenin şefkati, Allahü teâlânın şefkat deryasından sadece bir parçadır.
Bir talebe de hocasına der ki:
— Efendim, ahirette benim halim ne olacak? Yarın ben orada nasıl hesap vereceğim?
— Önce sana bir şey sorayım, ahirette senin hesabını annen mi, baban mı, yoksa Allahü teâlâ mı görsün?
— Hocam, ne kadar yaramaz da olsam, annem beni ateşe atamaz. Babam da hiç kıyamaz.
— O zaman hiç korkma! Elbette hesabı Rabbimiz görecek; ama bunların hepsinin sana olan merhameti şefkati, Cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkat deryasının bir parçasıdır. Annenin şefkati Cenab-ı Allah’ın şefkatinden bir zerredir. Babanınki de öyle...
Allahu Teala'nın Subuti Sıfatları
ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN ALLAH'IN ADIYLA
Bu sıfatlara ayrıca sıfat-ı meânî ve sıfat-ı ilmî de denir.
Sübûtî sıfatlar, Eş'arîlere göre 7, Mâtüridîlere göre, 8'dir.
1- HAYAT
Cenâb-ı Hakk'ın hayat sâhibi olması, hayat sıfatiyle muttasıf bulunması demektir.
Cenâb-ı Hak hakkında vâcib olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir.
Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır.
Hayat sıfatı, İlim, İrâde, Kudret gibi kemâl sıfatlariyle yakından ilgilidir. Bu sıfatların sâhibi bir zâtın, hayat sâhibi olması ZARURİDİR.
Çünkü ölü bir varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez.
Bunun içindir ki, hayat sıfatını, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır, diye târif etmişlerdir.
Hayat sıfatının zıddı memât, yani, ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında muhaldir.
2- İLİM
Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir.
Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare eden Zât-ı Akdes'in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikatı, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl yaratılabilir? O halde yaratıcının bir şey'i yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması, sonra o ilmin icablarına göre yaratması ŞARTTIR. Bundan başka, îman ve sâlih amel sâhiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak, ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür.
İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında muhaldir.
3- İRADE
Allah'ın bir şey'in şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şey'i dilediği gibi tayin ve tesbit etmesi demektir.
Allah Teâlâ kâmil bir irâde sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan irâdesine uygun olarak yaratmıştır.
Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah'ın dilemesi ve irâde etmesiyle olmuş veya olacaktır. O'nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücûd bulmaz. Bu hususta Kur'an'da:
"Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse (yani onu dilerse) ona ancak 'ol' der, o da oluverir" (Âl-i İmrân, 47) buyrulur. Hadîs-i şerîfte de: "Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı" denilmiştir.
İrâde sıfatından başka meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur.
Çünkü, irade ve meşîet aynı mânaya gelir. Nitekim meşîet, Kur'an'da ve hadîslerde irâde mânasına kullanılmıştır.
4- KUDRET
Kudret, Hak Teâlâ'nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak te'sir ve tasarruf etmesi, her şey'i yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir.
Allah Teâlâ'nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şey'e kadir bulunduğuna, görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam EN BÜYÜK DELİLDİR.
5- TEKVİN
Tekvin; îcad ve yaratma demektir.
Tekvin'i mâdum (yok) olan bir şey'i yokluktan çıkarmak, vücûda getirmek diye îzah etmişlerdir.
Tekvin, Ehl-i Sünnet'in iki hak itikadî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre, ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır.
Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ'nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azâb vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri, tekvin sıfatına râcidir. Onun eser ve tecellîsi sayılır. Bunlara sıfat-ı fi'liyye (fiilî sıfatlar) da denilir.
Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup zıdları olan acz, Allah hakkında muhaldir.
Eş'arîlere göre ise: Allah'ın tekvin sıfatı diye ayrı, müstakil bir sıfatı yoktur. Tekvin, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere) yaratma ânında taallûkundan ibarettir. Yani tekvin, kudret sıfatı içinde itibarî bir vasıf olmaktadır.
Allah Teâlâ'ya Mükevvin isminin verilmesi, O'na, kudret sıfatından ayrı, Tekvin adında bir sıfatın isnâd edilmesini gerektirmez. İcad etmek, yaratmak, bilfiil vücuda getirmek, Hak Teâlâ'nın Kudret sıfatıyla olur.
Mâtüridîler Tekvin sıfatını Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabûl ettiklerinden, zâtî ve sübûtî sıfatları 8 olarak sayarlar. Eş'arîlere göre ise bu sıfatlar 7'dir (Sıfât-ı Seb'a).
6-7- SEMİİ VE BASAR
Allah'ın her şey'i işitip, her işi görmesi demektir.
Semî’i ve basar sıfatları da Allah'ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır.
Allah'ın işitip görmesine, uzaklık - yakınlık, gizlilik - açıklık, karanlık - aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler.
O, içimizdeki fısıltıları, kalbden ve gönülden yaptığımız duaları işitir. Hikmetine uygun şekilde karşılık verir.
Hak Teâlâ'nın Semî' ve Basîr, yani, her şey'i en iyi işitici ve en iyi
görücü olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca zikredilmiştir.
Semî’ ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıdları olan a'mâlık (görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.
8- KELAM
Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir.
Allah Teâlâ'nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat EZELİ VE EBEDİDİR
Bu sebeble Allah'a Mütekellim denilir. Kur'ân-ı Kerîm'e de Kelâmullah tabir edilir.
Allah'ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar, mahlûkatına gönderdiği ilhamlar, hep O'nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.
Bu sıfatlara ayrıca sıfat-ı meânî ve sıfat-ı ilmî de denir.
Sübûtî sıfatlar, Eş'arîlere göre 7, Mâtüridîlere göre, 8'dir.
1- HAYAT
Cenâb-ı Hakk'ın hayat sâhibi olması, hayat sıfatiyle muttasıf bulunması demektir.
Cenâb-ı Hak hakkında vâcib olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir.
Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır.
Hayat sıfatı, İlim, İrâde, Kudret gibi kemâl sıfatlariyle yakından ilgilidir. Bu sıfatların sâhibi bir zâtın, hayat sâhibi olması ZARURİDİR.
Çünkü ölü bir varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez.
Bunun içindir ki, hayat sıfatını, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır, diye târif etmişlerdir.
Hayat sıfatının zıddı memât, yani, ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında muhaldir.
2- İLİM
Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir.
Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare eden Zât-ı Akdes'in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikatı, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl yaratılabilir? O halde yaratıcının bir şey'i yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması, sonra o ilmin icablarına göre yaratması ŞARTTIR. Bundan başka, îman ve sâlih amel sâhiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak, ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür.
İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında muhaldir.
3- İRADE
Allah'ın bir şey'in şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şey'i dilediği gibi tayin ve tesbit etmesi demektir.
Allah Teâlâ kâmil bir irâde sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan irâdesine uygun olarak yaratmıştır.
Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah'ın dilemesi ve irâde etmesiyle olmuş veya olacaktır. O'nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücûd bulmaz. Bu hususta Kur'an'da:
"Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse (yani onu dilerse) ona ancak 'ol' der, o da oluverir" (Âl-i İmrân, 47) buyrulur. Hadîs-i şerîfte de: "Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı" denilmiştir.
İrâde sıfatından başka meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur.
Çünkü, irade ve meşîet aynı mânaya gelir. Nitekim meşîet, Kur'an'da ve hadîslerde irâde mânasına kullanılmıştır.
4- KUDRET
Kudret, Hak Teâlâ'nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak te'sir ve tasarruf etmesi, her şey'i yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir.
Allah Teâlâ'nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şey'e kadir bulunduğuna, görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam EN BÜYÜK DELİLDİR.
5- TEKVİN
Tekvin; îcad ve yaratma demektir.
Tekvin'i mâdum (yok) olan bir şey'i yokluktan çıkarmak, vücûda getirmek diye îzah etmişlerdir.
Tekvin, Ehl-i Sünnet'in iki hak itikadî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre, ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır.
Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ'nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azâb vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri, tekvin sıfatına râcidir. Onun eser ve tecellîsi sayılır. Bunlara sıfat-ı fi'liyye (fiilî sıfatlar) da denilir.
Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup zıdları olan acz, Allah hakkında muhaldir.
Eş'arîlere göre ise: Allah'ın tekvin sıfatı diye ayrı, müstakil bir sıfatı yoktur. Tekvin, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere) yaratma ânında taallûkundan ibarettir. Yani tekvin, kudret sıfatı içinde itibarî bir vasıf olmaktadır.
Allah Teâlâ'ya Mükevvin isminin verilmesi, O'na, kudret sıfatından ayrı, Tekvin adında bir sıfatın isnâd edilmesini gerektirmez. İcad etmek, yaratmak, bilfiil vücuda getirmek, Hak Teâlâ'nın Kudret sıfatıyla olur.
Mâtüridîler Tekvin sıfatını Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabûl ettiklerinden, zâtî ve sübûtî sıfatları 8 olarak sayarlar. Eş'arîlere göre ise bu sıfatlar 7'dir (Sıfât-ı Seb'a).
6-7- SEMİİ VE BASAR
Allah'ın her şey'i işitip, her işi görmesi demektir.
Semî’i ve basar sıfatları da Allah'ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır.
Allah'ın işitip görmesine, uzaklık - yakınlık, gizlilik - açıklık, karanlık - aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler.
O, içimizdeki fısıltıları, kalbden ve gönülden yaptığımız duaları işitir. Hikmetine uygun şekilde karşılık verir.
Hak Teâlâ'nın Semî' ve Basîr, yani, her şey'i en iyi işitici ve en iyi
görücü olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca zikredilmiştir.
Semî’ ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıdları olan a'mâlık (görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.
8- KELAM
Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir.
Allah Teâlâ'nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat EZELİ VE EBEDİDİR
Bu sebeble Allah'a Mütekellim denilir. Kur'ân-ı Kerîm'e de Kelâmullah tabir edilir.
Allah'ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar, mahlûkatına gönderdiği ilhamlar, hep O'nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.
4 Haziran 2009 Perşembe
Arş'ın Gölgesindeki Yedi Sınıf
Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallahu Teala Aleyhi Ve Sellem) buyurdular ki: Yedi sınıf kimse vardır ki, Allahü Teala kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı bir günde o kimseleri arşının gölgesinde gölgelendirecektir.
1- Adaletli idareci,
2- Allahu Teala'ya ibadet içinde büyüyen genç,
3- Kimsenin olmadığı bir yerde Allah'ı zikredip, Allah korkusundan gözyaşı akıtan kimse,
4- Kalbi mescitlere bağlı olan kimse,
5- Bir sadaka verip onu gizleyen ve sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayan kimse.
6- Birbirlerini Allah c.c. için seven iki kimse,
7- Güzel bir kadın kendisini davet ettiği zaman yüz çevirip "ben Allahü Teala'dan korkarım" diyen kimse.
1- Adaletli idareci,
2- Allahu Teala'ya ibadet içinde büyüyen genç,
3- Kimsenin olmadığı bir yerde Allah'ı zikredip, Allah korkusundan gözyaşı akıtan kimse,
4- Kalbi mescitlere bağlı olan kimse,
5- Bir sadaka verip onu gizleyen ve sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayan kimse.
6- Birbirlerini Allah c.c. için seven iki kimse,
7- Güzel bir kadın kendisini davet ettiği zaman yüz çevirip "ben Allahü Teala'dan korkarım" diyen kimse.
1 Haziran 2009 Pazartesi
İsm-i Âzam
İsm-i a'zam, Kur'an-ı kerimdedir. Hangi âyetler olduğu belli değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İsm-i a'zam ile edilen dua kabul olur ve dileği yerine gelir.) [İ.Mace]
(Allahü teâlânın Esma-i hüsnası ile dua edilirse, kabul olur.) [Şir’a]
(İsm-i a'zam şu üç surededir: Bekara, Âl-i İmrân ve Tâhâ.) [İ.Mace]
Peygamber efendimiz ism-i a'zam hakkında bazı işaretler bildirmiştir:
(“Ya bedi'assemâvâti vel erdı, ya zel-celâli vel-ikram” diye dua edenin duası kabul olur.) [Tirmizi]
(Başına dert ve bela gelen, Yunus Peygamberin duasını [La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin] okusun! Allahü teâlâ, onu muhakkak kurtarır.) [Tirmizi]
(İsm-i azam, "Ve ilahüküm ilahün vahid, la ilahe illa hüverrahmanürrahim" âyeti ile "Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum" âyeti içindedir.) [Tirmizi] [Bekara 162. ve Al-i İmran 2. âyetleridir.]
(“Allahümme bismikel a'zam ve rıdvânikel ekber” duasına devam edin; çünkü bu, esma-i hüsnadandır.) [Taberani]
(Ya Rabbi, ya Rabbi diyene Allahü teâlâ, “İste kulum, istediğini vereyim” buyurur.) [Deylemi]
(Kabul olması için duayı ihlas ile yapmalı, yiyip içtiği ve giydiği helalden olmalı, odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı dua kabul olmaz.) [Tergibüs-salât]
Peygamber efendimiz dua ederken, “Ya hayyu ya kayyum” derdi. (Tirmizi)
(Allahümme inni es'elüke bi-enne lekel-hamdü la ilahe illâ ente ya hannân ya mennân ya zel-celâli vel-ikrâm) diye dua eden zata da buyurdu ki: (Allah’ın ism-i a'zamı ile dua ettin. Böyle dua edilince, Allahü teâlâ o duayı kabul eder.) [Nesai]
Hz. Âişe validemiz anlatır:
(Resulullah, duanın kabul olmasına sebep olan ism-i a'zamı biliyor musun?) buyurdu. Ben de bilmediğimi söyleyince, (Ya Âişe onu öğretmek ve onunla dünya için bir şey istemek uygun olmaz) buyurdu. Kalkıp abdest alıp iki rekat namaz kılarak, (Allahümme inni edukellah ve edukerrahman ve edukelberrerrahim ve eduke biesmaikelhusna külleha ma âlimetü minha ve ma lem âlem entağfireli ve terhameni) duasını okudum. Gülümseyerek (İsm-i azam, okuduğun duanın içindedir) buyurdu. (İbni Mace)
(Ya zelcelali vel-ikram) diyen birine, (Allah’tan ne istersen iste, kabul olur) buyurdu. (Tirmizi)
(“La ilahe illallahü vallahü ekber, la ilahe illallahü vahdehü lâ şerike leh, lehül mülkü velehül hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadir, la ilahe illallahü velâ havle velâ kuvvete illâ billah” diye dua eden, her dileğine kavuşur.) [Taberani]
(Allahümme inni es’elüke bi-enni eşhedü enneke entellahü lâilâhe illâ entel-ahadüs-samadül-lezi lem yelid ve lem yuled ve lem yeküllehü küfüven ehad) diye dua eden bir zata, Peygamber efendimiz buyurdu ki:
Allah’ın ism-i a’zamı ile dua ettin. Böyle dua edilince, Allahü teâlâ kabul eder.) [Tirmizi]
(İsm-i a'zam ile edilen dua kabul olur ve dileği yerine gelir.) [İ.Mace]
(Allahü teâlânın Esma-i hüsnası ile dua edilirse, kabul olur.) [Şir’a]
(İsm-i a'zam şu üç surededir: Bekara, Âl-i İmrân ve Tâhâ.) [İ.Mace]
Peygamber efendimiz ism-i a'zam hakkında bazı işaretler bildirmiştir:
(“Ya bedi'assemâvâti vel erdı, ya zel-celâli vel-ikram” diye dua edenin duası kabul olur.) [Tirmizi]
(Başına dert ve bela gelen, Yunus Peygamberin duasını [La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin] okusun! Allahü teâlâ, onu muhakkak kurtarır.) [Tirmizi]
(İsm-i azam, "Ve ilahüküm ilahün vahid, la ilahe illa hüverrahmanürrahim" âyeti ile "Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum" âyeti içindedir.) [Tirmizi] [Bekara 162. ve Al-i İmran 2. âyetleridir.]
(“Allahümme bismikel a'zam ve rıdvânikel ekber” duasına devam edin; çünkü bu, esma-i hüsnadandır.) [Taberani]
(Ya Rabbi, ya Rabbi diyene Allahü teâlâ, “İste kulum, istediğini vereyim” buyurur.) [Deylemi]
(Kabul olması için duayı ihlas ile yapmalı, yiyip içtiği ve giydiği helalden olmalı, odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı dua kabul olmaz.) [Tergibüs-salât]
Peygamber efendimiz dua ederken, “Ya hayyu ya kayyum” derdi. (Tirmizi)
(Allahümme inni es'elüke bi-enne lekel-hamdü la ilahe illâ ente ya hannân ya mennân ya zel-celâli vel-ikrâm) diye dua eden zata da buyurdu ki: (Allah’ın ism-i a'zamı ile dua ettin. Böyle dua edilince, Allahü teâlâ o duayı kabul eder.) [Nesai]
Hz. Âişe validemiz anlatır:
(Resulullah, duanın kabul olmasına sebep olan ism-i a'zamı biliyor musun?) buyurdu. Ben de bilmediğimi söyleyince, (Ya Âişe onu öğretmek ve onunla dünya için bir şey istemek uygun olmaz) buyurdu. Kalkıp abdest alıp iki rekat namaz kılarak, (Allahümme inni edukellah ve edukerrahman ve edukelberrerrahim ve eduke biesmaikelhusna külleha ma âlimetü minha ve ma lem âlem entağfireli ve terhameni) duasını okudum. Gülümseyerek (İsm-i azam, okuduğun duanın içindedir) buyurdu. (İbni Mace)
(Ya zelcelali vel-ikram) diyen birine, (Allah’tan ne istersen iste, kabul olur) buyurdu. (Tirmizi)
(“La ilahe illallahü vallahü ekber, la ilahe illallahü vahdehü lâ şerike leh, lehül mülkü velehül hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadir, la ilahe illallahü velâ havle velâ kuvvete illâ billah” diye dua eden, her dileğine kavuşur.) [Taberani]
(Allahümme inni es’elüke bi-enni eşhedü enneke entellahü lâilâhe illâ entel-ahadüs-samadül-lezi lem yelid ve lem yuled ve lem yeküllehü küfüven ehad) diye dua eden bir zata, Peygamber efendimiz buyurdu ki:
Allah’ın ism-i a’zamı ile dua ettin. Böyle dua edilince, Allahü teâlâ kabul eder.) [Tirmizi]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
