Hikmet ehli zatlar buyuruyorlar ki:
Peygamber efendimiz, Ümmihani’ye Mirac’ı söyleyince, (Aman kimseye anlatma, kimse inanmaz ve inananlar da vazgeçer) dedi. Peygamber efendimiz de, (Anlatmam lazım, inanmayacak olan sonra da vazgeçer, çürük taşlar üzerine bina olmaz, ayrılacak olan şimdiden ayrılsın, sağlamları kalsın) buyurdu. Akıl durdu, zaman durdu, her şey durdu, iman başladı. Peygamber efendimizin hiç yalan söylemediğini müşrikler de biliyordu. (Cenneti, Cehennemi gidip gören mi var) diyenler oluyor. Evet, var. Kim var? Hayatında hiç yalan söylememiş olan Muhammed aleyhisselam var.
Her mübarek gece, kıymetlidir; fakat Mirac gecesinin ayrı bir hususiyeti vardır. Izdırap ve sevincin bir arada yaşandığı gecedir. Peygamber efendimiz, bir ay Taif’te, İslamiyet’i anlattı, hiç kimse inanmadı, alay ettiler, çocuklara taşlattılar.
Üzüntülü bir şekilde dönerken, bir bağ kenarında oturup biraz istirahat etti. Addas adındaki, bağın bekçisi, üzüm getirdi. Peygamber efendimiz, Bismillahirrahmanirrahim deyince, Addas şaşırdı, bu sözü buralarda hiç duymadım dedi. Peygamber efendimiz, sen nerelisin diye sorunca Nineveliyim dedi. Kardeşim Yunus’un ülkesindensin, o da benim gibi peygamberdi buyurdu. Addas, Yunus’u buralarda kimse bilmez, bu güzel yüzün, bu güzel sözlerin sahibi asla yalancı olamaz dedi ve iman etti, ben de sizinle gelmek istiyorum dedi. Peygamber efendimiz, şimdi sen burada kal, yakında ismimi her yerde işitirsin, o zaman bana gel buyurdu. Bir ay kimse inanmadı, yolda dönerken bir kişi iman etti.
Gece amcasının kızının evine geldi, (Aç, amcan oğlu Muhammed’im) buyurunca Ümmühani, (Haber verseydiniz yiyecek bir şeyler hazırlardım, yedirecek bir şeyim yok) dedi. Peygamber efendimiz, (Yiyecek içecek gözümde yok, Rabbime ibadet edecek bir yer bana yeter) buyurdu.
Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, (Habibim bu halde gene bana yalvarıyor, çok üzüldü, onu ben teselli edeceğim, git Habibimi bana getir) buyurdu. Önce, Mescid-i Aksa’ya geldi, bütün peygamberlere imam oldu. Sonra göklere çıktı. Allahü teâlâyı bilinemeyen, anlaşılamayan şekilde gördü, (Ya Rabbi, ümmetim için de bunu isterim) dedi. İşte, beş vakit namaz, bize Mirac olarak verildi.
Mirac’da ne hikmetler vardır! Namaz kılmayan, Mirac’dan mahrumdur. 1400 yıldır devam eden, başka bir olay yoktur. İşte Mirac, 1400 yıldır devam ediyor. Mirac, aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Mirac namazdır. Allahü teâlâ, namaz gibi bir nimeti insanlara ihsan etti. Namaz, Allah sevgisini arttırır, duanın kabulüne de sebeptir. Namaz varsa, hayat vardır. Namaz yoksa insan bir işe yaramaz. Namazdan mahrum olan, her şeyden mahrumdur.
20 Temmuz 2009 Pazartesi
14 Temmuz 2009 Salı
Allah (Celle Celâlühû) adına iyilik yapmanın faziletleri
İbn Mesud'dan (ra): Resullullah (sav) buyurdu ki: ''İnsanlar kıyamet gününde son derece çıplak, aç, susuz, yorgun ve muhtaç bir şekilde haşredilirler. Kim dünyada Allah (CC) için giydirirse Allah (CC) kıyamet günü on giydirir, kim Allah (CC) için yemek yedirirse Allah da ona yemek yedirir, kim Allah (CC) için su içirirse Allah da ona su içirir. Kim Allah (CC) için amel işlerse Allah onu ahirette zegin yapar. Kim Allah (CC) için affederse Allah (CC) da onu affeder.
Ca'fer el-Abdi ve Hasan'dan (ra). Resullullah (sav) buyurdu ki:
''Allah (CC) kullarından yemek yedirenlerle melekleri yanında iftihar eder.
Cabir'den (ra): Resullullah (sav) buyurdu ki:
''Aç bir müslümanı doyurmak bağışlanmayı icap ettiren bir haslettir''
Ca'fer el-Abdi ve Hasan'dan (ra). Resullullah (sav) buyurdu ki:
''Allah (CC) kullarından yemek yedirenlerle melekleri yanında iftihar eder.
Cabir'den (ra): Resullullah (sav) buyurdu ki:
''Aç bir müslümanı doyurmak bağışlanmayı icap ettiren bir haslettir''
11 Temmuz 2009 Cumartesi
Günahlardan arınmak için
Hz. Ali Radiyallahu Anh'tan rivayetle Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:
"Hiçbir kul yoktur ki, bir günah yapsın ve ardından kalkıp güzelce abdest alıp iki rek'at namaz kılarak bu günahından mağfiret dilesin de, Allah onu affetmesin."
(Tirmizi)
"Hiçbir kul yoktur ki, bir günah yapsın ve ardından kalkıp güzelce abdest alıp iki rek'at namaz kılarak bu günahından mağfiret dilesin de, Allah onu affetmesin."
(Tirmizi)
10 Temmuz 2009 Cuma
Ağız sağlığı
1. Beyaz diş diyeti uygulayın. Eğer çok fazla siyah çay ya da sigara içiyorsanız, bunun dişleriniz üzerindeki sonuçlarına da katlanmak zorunda kalırsınız. Dişlerinizde leke yapabilecek yiyecekler yediğinizde ya da içtiğinizde hemen dişlerinizi fırçalayın ya da iyi bir beyazlatma maddesi kullanın. Tüm bunlara alternatif olarak, bir elma yiyebilirsiniz.
2. En az 2 ya da 3 ayda bir diş fırçanızı atın ya da elektrikli diş fırçanızın başlığını değiştirin. Aksi halde, dişlerinizi fırçalarken sadece bakterileri ağzınıza taşımış olursunuz.
3. Dişlerinizi 45 derecelik açıyla dairesel hareketlerle yavaş yavaş fırçalayın. Dişlerinizi fırçalarken diş minelerine zarar vermemeye özen gösterin.
4. Nefesinizi tazelemek ve diliniz üzerindeki plağı kaldırmak için dilinizi her sabah dil temizleyiciyle temizleyin. Kötü ağız kokusunun bir nedeni de dil üzerinde üreyen bakterilerdir. Günlük dil temizliği ağız kokusunu uzaklaştırmaya yardımcı olur.
5. Arıtıcı gıdalar yemelisiniz. Doğal diş fırçası olarak bilinen elmanın yanı sıra çiğ havuç, patlamış mısır ve kereviz yiyebilirsiniz. En iyi sonuç için, akşam yemeğinden sonra bu yiyecekleri yemelisiniz.
6. Sabahları elma sirkesiyle gargara yapın ve sonra dişlerinizi fırçalayın. Sirke, lekelerin yok olmasına, dişlerinizin beyazlamasına ve ağzınızdaki, dişetlerinizdeki mikropların ölmesine yardım eder.
7. Dişlerinizi beyazlatmak ve lekeleri yok etmek için haftada bir kez karbonatla fırçalayın. Diş macunu yerine karbonat sürün. Diş macununa alternatif olarak tuz da kullanabilirsiniz. Dişetlerinizi tazelenmiş hissetmeye başlarsanız, dişlerinizi tuzla iki günde bir fırçalayın.
8. Nefesinizi taze tutun. Nefesinizin tazeliğini kontrol etmek için avucunuzun içini yalayın ve henüz yaşken koklayın. Eğer bir şey kokuyorsa, şekersiz naneli şeker yiyebilir ya da alkolsüz ağız gargarası kullanabilirsiniz. Piyasada satılan reçetesiz ağız gargaralarının çoğu alkol içeriyor. Gargaradaki alkol ağzınızdaki dokuları kurutabilir ve bakterilere karşı daha hassas hale getirebilir.
9. Dişlerinizin arasını diş ipliğiyle temizleyin. Aynaya bakmadan temizlemeye alışırsanız, arabada, yatakta ve önemli toplantı öncesinde dişlerinizi diş ipiyle temizleyebilirsiniz.
10. Sabahları kalkınca ve gece yatmadan mutlaka dişlerinizi fırçalayın. Sabahları kalkınca yapacağınız ilk iş dişlerinizi fırçalamak olmalı. Böylece uyurken üreyen plak ve bakteriyi yok etmiş olursunuz.
2. En az 2 ya da 3 ayda bir diş fırçanızı atın ya da elektrikli diş fırçanızın başlığını değiştirin. Aksi halde, dişlerinizi fırçalarken sadece bakterileri ağzınıza taşımış olursunuz.
3. Dişlerinizi 45 derecelik açıyla dairesel hareketlerle yavaş yavaş fırçalayın. Dişlerinizi fırçalarken diş minelerine zarar vermemeye özen gösterin.
4. Nefesinizi tazelemek ve diliniz üzerindeki plağı kaldırmak için dilinizi her sabah dil temizleyiciyle temizleyin. Kötü ağız kokusunun bir nedeni de dil üzerinde üreyen bakterilerdir. Günlük dil temizliği ağız kokusunu uzaklaştırmaya yardımcı olur.
5. Arıtıcı gıdalar yemelisiniz. Doğal diş fırçası olarak bilinen elmanın yanı sıra çiğ havuç, patlamış mısır ve kereviz yiyebilirsiniz. En iyi sonuç için, akşam yemeğinden sonra bu yiyecekleri yemelisiniz.
6. Sabahları elma sirkesiyle gargara yapın ve sonra dişlerinizi fırçalayın. Sirke, lekelerin yok olmasına, dişlerinizin beyazlamasına ve ağzınızdaki, dişetlerinizdeki mikropların ölmesine yardım eder.
7. Dişlerinizi beyazlatmak ve lekeleri yok etmek için haftada bir kez karbonatla fırçalayın. Diş macunu yerine karbonat sürün. Diş macununa alternatif olarak tuz da kullanabilirsiniz. Dişetlerinizi tazelenmiş hissetmeye başlarsanız, dişlerinizi tuzla iki günde bir fırçalayın.
8. Nefesinizi taze tutun. Nefesinizin tazeliğini kontrol etmek için avucunuzun içini yalayın ve henüz yaşken koklayın. Eğer bir şey kokuyorsa, şekersiz naneli şeker yiyebilir ya da alkolsüz ağız gargarası kullanabilirsiniz. Piyasada satılan reçetesiz ağız gargaralarının çoğu alkol içeriyor. Gargaradaki alkol ağzınızdaki dokuları kurutabilir ve bakterilere karşı daha hassas hale getirebilir.
9. Dişlerinizin arasını diş ipliğiyle temizleyin. Aynaya bakmadan temizlemeye alışırsanız, arabada, yatakta ve önemli toplantı öncesinde dişlerinizi diş ipiyle temizleyebilirsiniz.
10. Sabahları kalkınca ve gece yatmadan mutlaka dişlerinizi fırçalayın. Sabahları kalkınca yapacağınız ilk iş dişlerinizi fırçalamak olmalı. Böylece uyurken üreyen plak ve bakteriyi yok etmiş olursunuz.
1 Temmuz 2009 Çarşamba
Vakti iyi değerlendimek
Yüce ALLAH c.c. yaratılış amacımızı şu ayeti ile bildirmiştir:
“Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”
(Zariyat Sûresi, 56)
Dinimiz gâyesiz ve faydasız vakit geçirmeyi hoş görmemiştir. "Boş vakit", değerlendirilmesi gereken en önemli nimetlerden sayılmıştır.
"Iki nimet vardır ki insanların çoğu bundan gâfildir: Sıhhat ve boş vakit." Bu iki değer insanın iyi değerlendirmesi gereken varlıklarıdır ki hastalık gelmeden sağlığın, dar zaman gelmeden boş zamanı iyi değerlendirmek düzenli bir hayatın en büyük sermayesi olsa gerek.
"Manasız işler" (mâlâyâni) ile meşgul olan kimse dinimizde makbul sayılmaz: "Faydasız şeyleri terketmesi bir kimsenin iyi müslüman olduğunun alâmetlerindendir" hadisi ile boş vakitler muhakkak dünya ve âhirete faydalı olacak bir işlerle doldurulması, kişiye fayda sağlamayacak ve ibadetlerini engelleyecek işlerden uzak durması vurgulanmakta.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle derdi: "Ben sizden birisinin ne dünya işi ne de âhiret işiyle meşgul olmaksızın boş vakit geçirmesini hoş karşılamıyorum. Herkes devamlı olarak faydalı bir işle uğraşsın; bir işi bitirdiği zaman başka bir işe başlasın." Bu işler gerekiyorsa bedeni uğraş (çalışma, ibadet, faydalı sporlar vb. gibi) dinlenirken dahi olsa bilgi edinmek için okumak büyük kazanç sağlayan faydalı işlerden olur.Hadis-i şerifte meşrû ve faydalı eğlence olarak dört husus bildirilmiştir; Atıcılık, binicilik, yüzücülük, aile ve çocuklarla eğlenme.
Aslında vücudu dinlendiren, gönlü huzura kavuşturan ve ruhları doyuran şey, ihlâslı olarak yapılan ibadettir, ayette : "Onlar ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşur; Iyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla kalpler huzura kavuşur" (er-Râd 13/28).
Âhiret amelleri; âhirette kurtuluşumuzu sağlayacak, cehennem azâbından bizi koruyacak amellerdir: Helâli-haramı gözetmek, Allah'ın rızasını kazanmak için devamlı gayret içinde olmak; Peygamberimizin (sav) şefâatine nâil olmak için onun sünnetine uymak; mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere Allah için düşman olmak; müslümanların güçlenmesi, düşmanlarına galip gelmesi için cihad etmek... (bunlar ALLAH katında güzel amellerdendir.)
Bütün bu işler ve müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf durum çok çalışmayı gerektirmektedir. Bunun için müslümanın boşa geçirecek hiç vakti yoktur. (Fıkıh Ans.)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:
"Hayatını gafletle geçiren, dönüş yapar da kalan ömrünü hayırlı işlerle geçirirse, geçmiş bütün günahları da bağışlanır.''
Müslüman kendini tanımalı ve ömrünü boşa geçirmemeli, ALLAH a layık bir kul olmak için elinden geleni yapmalı, şükürü ve zikri dilinden düşürmemeli. Kur an da Cennet ehl inin pişman oldukları hallerinden biri 'boş zamanlarda ALLAH ı zikir etmedikleri' dir.
Amelleri güzelleştirmek ve kulluk bilinci ile yaşamak gayesi en büyük gayretimiz olması duası ile Selamun aleyküm.
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammedin ve ala Ali Seyyidina Muhammedin ve Sellim.
“Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”
(Zariyat Sûresi, 56)
Dinimiz gâyesiz ve faydasız vakit geçirmeyi hoş görmemiştir. "Boş vakit", değerlendirilmesi gereken en önemli nimetlerden sayılmıştır.
"Iki nimet vardır ki insanların çoğu bundan gâfildir: Sıhhat ve boş vakit." Bu iki değer insanın iyi değerlendirmesi gereken varlıklarıdır ki hastalık gelmeden sağlığın, dar zaman gelmeden boş zamanı iyi değerlendirmek düzenli bir hayatın en büyük sermayesi olsa gerek.
"Manasız işler" (mâlâyâni) ile meşgul olan kimse dinimizde makbul sayılmaz: "Faydasız şeyleri terketmesi bir kimsenin iyi müslüman olduğunun alâmetlerindendir" hadisi ile boş vakitler muhakkak dünya ve âhirete faydalı olacak bir işlerle doldurulması, kişiye fayda sağlamayacak ve ibadetlerini engelleyecek işlerden uzak durması vurgulanmakta.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle derdi: "Ben sizden birisinin ne dünya işi ne de âhiret işiyle meşgul olmaksızın boş vakit geçirmesini hoş karşılamıyorum. Herkes devamlı olarak faydalı bir işle uğraşsın; bir işi bitirdiği zaman başka bir işe başlasın." Bu işler gerekiyorsa bedeni uğraş (çalışma, ibadet, faydalı sporlar vb. gibi) dinlenirken dahi olsa bilgi edinmek için okumak büyük kazanç sağlayan faydalı işlerden olur.Hadis-i şerifte meşrû ve faydalı eğlence olarak dört husus bildirilmiştir; Atıcılık, binicilik, yüzücülük, aile ve çocuklarla eğlenme.
Aslında vücudu dinlendiren, gönlü huzura kavuşturan ve ruhları doyuran şey, ihlâslı olarak yapılan ibadettir, ayette : "Onlar ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşur; Iyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla kalpler huzura kavuşur" (er-Râd 13/28).
Âhiret amelleri; âhirette kurtuluşumuzu sağlayacak, cehennem azâbından bizi koruyacak amellerdir: Helâli-haramı gözetmek, Allah'ın rızasını kazanmak için devamlı gayret içinde olmak; Peygamberimizin (sav) şefâatine nâil olmak için onun sünnetine uymak; mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere Allah için düşman olmak; müslümanların güçlenmesi, düşmanlarına galip gelmesi için cihad etmek... (bunlar ALLAH katında güzel amellerdendir.)
Bütün bu işler ve müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf durum çok çalışmayı gerektirmektedir. Bunun için müslümanın boşa geçirecek hiç vakti yoktur. (Fıkıh Ans.)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:
"Hayatını gafletle geçiren, dönüş yapar da kalan ömrünü hayırlı işlerle geçirirse, geçmiş bütün günahları da bağışlanır.''
Müslüman kendini tanımalı ve ömrünü boşa geçirmemeli, ALLAH a layık bir kul olmak için elinden geleni yapmalı, şükürü ve zikri dilinden düşürmemeli. Kur an da Cennet ehl inin pişman oldukları hallerinden biri 'boş zamanlarda ALLAH ı zikir etmedikleri' dir.
Amelleri güzelleştirmek ve kulluk bilinci ile yaşamak gayesi en büyük gayretimiz olması duası ile Selamun aleyküm.
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammedin ve ala Ali Seyyidina Muhammedin ve Sellim.
29 Haziran 2009 Pazartesi
Sıdk, Birr
Efendimiz Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddık (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalanda kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir.
Müslim, Birr 102
Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddık (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalanda kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir.
Müslim, Birr 102
28 Haziran 2009 Pazar
Paslanan kalblerin cilâsı
Kalplerimizin üzerinde ne kadar çok ağırlık var değil mi? Sanki bir toz yığını, bir tabaka kaplamış da olduğu yerde donup kalmış, burnunun ucunu dahî göremiyor. Derin bir sıklet, bir zaman sonra yerini atâlete bırakıyor. Hakikati görmeye ve hissetmeye ayarlı olan kalplerimiz, bir de bakıyoruz kaskatı kesilivermiş!.. Ne sokağın köşe başında ağlayan küçük bir çocuğun derdi, ne de her gün televizyonlarda seyrettiğimiz vahşet görüntüleri yüreğimizi dağlıyor artık!.. Devekuşu misali, perde kapanıyor, kanal değişiyor ve bir de bakıyoruz her şey düzelivermiş!?
Hâsılı kalplerimiz paslanıyor. Evet, kalplerimiz…
Bir gün Allah Rasulü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek şöyle der:
“–Demirin paslandığı gibi, şu kalpler de paslanır.”
Ashab-ı kirâm sorar:
“–Öyleyse kalplerin cilası nedir,Yâ Rasûllallâh?”
“–Kur’ân-ı Kerim okumak ve ölümü hatırlamak!..”
Evet… Kalp, mânevî dünyamızın merkezi… Hayatı anlayış, kavrayış ve yorumlayışımız, o merkezin kabullerine, yoğrulduğu alana bağlı!.. Ancak bu tehassüs merkezi, gaflet ve mâsiyetle yoğrulmaya başlamışsa, tehlike çanları başlıyor çalmaya… Neticede duyarsız, ilâhî mesajı alma ve anlamada donuk, isteksiz, hikmet ve tefekkürden uzak bir kalp portresi çıkıyor ortaya..
Yani paslanan bir kalp…
Günümüz insanının en temel problemi aslında bu!.. Sıkıntı ve stres gibi bahanelerimizin altında, paslanan bir kalp yatıyor. Bu hastalık varlığını şiddet, hoyratlık ve anlayışsızlık şeklinde gösteriyor. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerindeki rutubet, fotoğraflarda beliren gözleri şeritli insanların sînelerinden yayılıyor. Ve bu hâle bîgâne kalanların…
Ancak İslâm, insanı hiçbir zaman devasız bırakmamış. Daima elinden tutarak yol göstermiştir:
“Bu Kur’ân, insanlara hak ölçüleri gösteren nûrlardan ibarettir ve şüphesiz îmân edecek bir toplum için hidâyettir, rahmettir.” (Câsiye, 20)
İslâm dininin Rahmet Peygamberi de paslanan kalplere cilâ olarak “Kuran-ı Kerim okumayı” tavsiye ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm Okumak
Kur’ân… Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i pâkinden hüzmelenerek kıyâmate kadar uzanan bir îmân ve mânâ şerâresi… Akıllara durgunluk veren muazzam ve eşsiz bir mûcize..
İnsana insan olma haysiyetini tekrar tekrar hatırlatan ve bu şerefi bahşeden Rahman’a en güzel şükür ifadesi… Kur’ân okumak…
“Allah Teâlâ buyuruyor: Kimi Kur’ân okumak ve bana duâ etmek, benden (dünyevî) bir şey istemekten alıkoyarsa,, ona şükredenlerden daha çok sevab veririm.” (Tirmizî, Ebû Said’den)
Dikkat edilirse hadîs-i kudsî’de “Kur’ân okumanın mukâbilinde daha çok sevab” vaad ediliyor.
Sevab, iyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfât mânâsına gelir. Günah ise bunun tam zıddıdır ve işlenen her günah, bir hadis-i şerifte de bahsedildiği üzere kalbe âdetâ siyah noktalar hâlinde konur ve bir süre sonra o kalp kararak kaskatı kesilir. Yani paslanır.
Sevab ise, sadece iyiliklere karşı verilen bir mükâfât olmakla kalmıyor, aynı zamanda kalpteki günah lekelerini temizliyor ve kalbimize mânevî bir enerji veriyor. Dikkat edersek günlük işlerimizde dahî en küçük muvaffakiyetimiz, ruhumuza güç ve zindelik verir. İşte Rabbimize yakınlaşma adımlarını ifade eden sevaplar da kalbimize mânevî bir kuvvet ve dirilik kazandırıyor
Hele ki, söz konusu olan, Kur’ân-ı Kerîm okumaksa eğer, kalp yavaş yavaş üzerindeki atâleti atmaya başlıyor, kalbî duyuşlar harekete geçiyor.
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifâ ve müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)
Böylece “İşleyen demir, ışıldar!..” darb-ı meselince Kur’ân’la coşan, harekete geçen kalp, cilalanarak ayna misali parlamaya başlıyor.
Kalp Aynasındaki Sûretimiz
Zaman zaman hepimizin zihnine takılır. Sorgularız kendimizi… Acaba kalbimiz ne durumda? Mesâfe alıyor mu? İleriye doğru mu yol alıyor yoksa geriye doğru mu? Yaptığımız ibadetlerde kazançlı çıkıyor muyuz? Sînemizde taşır dururuz da, aczimizden, ıssız bir sükut kaplar her yanı..
Mârifet yolunun mübârek yolcularından, Kur’ân âşığı bir sahâbî… Abdullah bin Mesud -radıyallahu anh-, bakın bu hususta bize nasıl bir ipucu veriyor:
“Kişinin kendi vaziyetini (uzun uzun) yoklamasına lüzum yok. Eğer Kur’ân’ı seviyor ve oradaki hükümler hoşuna gidiyorsa, Allah ve Rasulü’nü seviyor demektir. Eğer Kur’ân-ı Kerim hoşuna gitmiyorsa, Allâh’ı ve Peygamber’i sevmiyor demektir!..”
Kalp terakkisinde Allah ve Rasûlü’ne sevginin yeri büyük… Ancak görüyoruz ki, bu sevginin sağlanması, Kur’ân’ı ve O’nun hükümlerini sevmekten geçiyor. Ve bu sevgi, uhrevî hayatımıza ebedî saadeti muştularken, bu âlemde de hayatımıza nizam veriyor, ruhumuza mânevî hazzın sofralarını açıyor. Davranışlarımıza apayrı bir ahenk kazandırıyor. Öyleyse Kur’ân’ı okumaya dâir önemli bir husus daha çıkıyor karşımıza… Kuran’ı severek okumak…
Kur’ân’ı Severek Okumak
Sevgidir hayatı anlamlı kılan, hayat enerjimizi arttıran… Bize var olduğumuzu hissettiren, varlığımızı devam ettiren dinamikleri harekete geçiren, ateşleyen… Böylesi bir nimetin, müslümanın en büyük kıymeti Kur’ân’la birleşmemesi ne büyük bir garâbet olur değil mi?
“De ki: Allâh’ın ihsânıyla ve rahmetiyle, ancak bununla ferahlansınlar!.. Bu, onların toplamakta olduklarından (dünya menfaatinden daha) hayırlıdır?” (Yunus, 57)
Kur’ân, bir anne merhametiyle bizi kucaklayarak hidâyet yurduna taşımak isterken, hayırsız evlâdın asabiyetine denk bir reddedişle O’ndan ve hükümlerinden uzaklaşmak, ne hazin, ne büyük bir nasibsizlik…
O vakit Kur’ân’ı severek, gönülden isteyerek okumalı… Eskiler Kur’ân’a ve ahkâmına karşı sevgi ve tâzimleri sebebiyle O’nu nakışlı bohçalara sarar, okuyacakları zaman âdeta sayfaları incitmekten korkar, bunun için özel süslü iğneler kullanırlarmış. Sonra da misk kokuları sürer, evlerinin en nâdide köşesinde muhâfaza ederlermiş. Ancak bizim gibi bohçasında yıllarca garip bırakmaz, hem okuyarak, hem de yaşayarak hakkını verirlermiş.
Âyet-i kerimede buyrulduğu vechile:
“Kim Allâh’ın şeârine (şiarlarına, prensiplerine ve hürmet edilmesini istediği şeylere) tazim ederse, şüphe yok ki, bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac, 32)
Kur’ân, “Şeâir-i İslâm”dandır. Yani İslâm’ın en büyük nişânelerindendir. Bu yüzden bir müminin sevgi ve tâzimine en ziyâde lâyık olandır. Eskilerin îtinasının sebebi bu…
Hâl böyle olunca, onların Kur’ân’dan istifadeleri daha farklı oluyordu. Kur’ân ahlâkı, onlarda daha fazla kendini gösteriyordu. Bu durum, kendi vaziyetimizi görmek için en büyük ipucu… Kalp aynamıza bakalım şimdi!.. Kur’ân okurken sûretimizde ne kadar sevgi gizli…
Seven, Özler
Kur’ân’a olan sevgimizin en büyük göstergesi ise, onu özlemektir. Çünkü onu özlemek, Allah ile sohbet etmeyi, O’nunla konuşmayı özlemektir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Sizden birisi Rabbi ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzur-i kalb ile Kur’ân okusun.” (Suyûtî, 1, 13/360)
Ashâb-ı Kiram’ın Kur’ân’a olan düşkünlükleri bambaşkaydı. Vahiy ile o kadar hemhal olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerinin bir kat daha artmasına sebep olmuştu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya:
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de O’nu ziyaret edelim.” dedi.
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anha- ağlamaya başladı. Onlar:
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” diye sordular. Ümmü Eymen:
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allah katındaki nimetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben asıl vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum!..” dedi.
Bu, vahye karşı nasıl bir muhabbettir ki, O’nun nihayete ermesi, kalplerinde müthiş bir teessür uyandırıyor. Onların yüreğinde nasıl bir dostluk peydâ olmuştu ki, bütün ihtiyaçlarının cevabı tamam olmuşken, yeni bir nüzûl ile mülâkî olamamanın hicrânını yaşıyorlardı.
Ya bizler!.. Kur’ân bize ne kadar heyecan veriyor?! Bizim durumumuzu izah sadedinde İmam Gazâlî Hazretleri, “el-İhyâ”sında Tevrat’tan şöyle bir nakil kaydeder:
“Ey kulum!.. Benden utanmıyor musun? Yolda giderken dostlarından bir mektup alsan hemen kenara çekilir, inceden inceye onu okur ve ne demek istediğine dikkat eder, bir kelimesini anlamadan geçmezsin. Hâlbuki ben sana «Kitab» gönderdim. Ve orada sana enine boyuna düşünüp gereğiyle amel edesin diye tekrar ettiğim pek çok emirlerim var. Sen onlardan yüz çevirir, aldırmazsın. Yoksa senin yanında, o arkadaşın kadar da mı değerim yoktur? Ey kulum!.. Bazı ahbaplarınla sohbet ettiğin zaman onları can kulağıyla dinlersin, onlara yönelir ve yanlarına iyice sokulursun. Hatta bir gürültü eden olursa darılırsın!.. Ben sana yönelip seninle konuştuğum hâlde sen gönlünü bana vermiyorsun? Yoksa senin nazarında ben o arkadaşlarından daha mı değersizim?!”
Sevgilerimiz, hasretlerimiz kimlere, neye kilitli? Kalp aynamızda kimler var? Kalbimiz hangi ortamları ve kimleri mutluluk merkezi olarak kabul ediyor? Medya, teknoloji ve çağdaşlaşma adına yapılan her şey, insana sanal mutluluklar üretmeye çalışırken niçin insan mutsuz ve yalnız…
Kasım bin Abdurrahman bir gün tenhâda bir âbidle karşılaşır.
“–Burada oturup konuşacağın kimse yok, yalnız başına ne yaparsın?” diye sorar.
Bunun üzerine adam, yanındaki Kur’ân-ı Kerîm’i gösterir ve:
“–Bundan daha iyi bir arkadaş mı olur?” der.
Yol arkadaşı, gidilen yolun kadrince olmalı!.. Gittiğimiz yol, “Darü’s-Selâm” kapısına ulaşacakların yoluysa eğer, Kur’ân ve Kur’ân hâdimlerinden özge dost mu olur?
Hayat, iki günlük yol ise ve her şeyin nihayete ereceğinin hâlâ farkındaysak eğer, yalnız değiliz!.. Çünkü fenâyı (yok olmayı) fark eden, tevhid yolundadır. Tevhid yolunda olan kimsenin ise, dostu Allah, rehberi Kur’ân’dır.
Haydi şimdi kalplerimizdeki pası, Rasûl’ün Kur’ân okumaya dâvet çağrısıyla cilâlayalım!.. Parlayan yüzünde kalbimizin, gözleri Kur’ân sevgisiyle ışıldayan, O’nu özleyen sûretimizi bulalım!.. Bir de nihayete eren yalnızlığımızı…
Hâsılı kalplerimiz paslanıyor. Evet, kalplerimiz…
Bir gün Allah Rasulü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek şöyle der:
“–Demirin paslandığı gibi, şu kalpler de paslanır.”
Ashab-ı kirâm sorar:
“–Öyleyse kalplerin cilası nedir,Yâ Rasûllallâh?”
“–Kur’ân-ı Kerim okumak ve ölümü hatırlamak!..”
Evet… Kalp, mânevî dünyamızın merkezi… Hayatı anlayış, kavrayış ve yorumlayışımız, o merkezin kabullerine, yoğrulduğu alana bağlı!.. Ancak bu tehassüs merkezi, gaflet ve mâsiyetle yoğrulmaya başlamışsa, tehlike çanları başlıyor çalmaya… Neticede duyarsız, ilâhî mesajı alma ve anlamada donuk, isteksiz, hikmet ve tefekkürden uzak bir kalp portresi çıkıyor ortaya..
Yani paslanan bir kalp…
Günümüz insanının en temel problemi aslında bu!.. Sıkıntı ve stres gibi bahanelerimizin altında, paslanan bir kalp yatıyor. Bu hastalık varlığını şiddet, hoyratlık ve anlayışsızlık şeklinde gösteriyor. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerindeki rutubet, fotoğraflarda beliren gözleri şeritli insanların sînelerinden yayılıyor. Ve bu hâle bîgâne kalanların…
Ancak İslâm, insanı hiçbir zaman devasız bırakmamış. Daima elinden tutarak yol göstermiştir:
“Bu Kur’ân, insanlara hak ölçüleri gösteren nûrlardan ibarettir ve şüphesiz îmân edecek bir toplum için hidâyettir, rahmettir.” (Câsiye, 20)
İslâm dininin Rahmet Peygamberi de paslanan kalplere cilâ olarak “Kuran-ı Kerim okumayı” tavsiye ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm Okumak
Kur’ân… Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i pâkinden hüzmelenerek kıyâmate kadar uzanan bir îmân ve mânâ şerâresi… Akıllara durgunluk veren muazzam ve eşsiz bir mûcize..
İnsana insan olma haysiyetini tekrar tekrar hatırlatan ve bu şerefi bahşeden Rahman’a en güzel şükür ifadesi… Kur’ân okumak…
“Allah Teâlâ buyuruyor: Kimi Kur’ân okumak ve bana duâ etmek, benden (dünyevî) bir şey istemekten alıkoyarsa,, ona şükredenlerden daha çok sevab veririm.” (Tirmizî, Ebû Said’den)
Dikkat edilirse hadîs-i kudsî’de “Kur’ân okumanın mukâbilinde daha çok sevab” vaad ediliyor.
Sevab, iyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfât mânâsına gelir. Günah ise bunun tam zıddıdır ve işlenen her günah, bir hadis-i şerifte de bahsedildiği üzere kalbe âdetâ siyah noktalar hâlinde konur ve bir süre sonra o kalp kararak kaskatı kesilir. Yani paslanır.
Sevab ise, sadece iyiliklere karşı verilen bir mükâfât olmakla kalmıyor, aynı zamanda kalpteki günah lekelerini temizliyor ve kalbimize mânevî bir enerji veriyor. Dikkat edersek günlük işlerimizde dahî en küçük muvaffakiyetimiz, ruhumuza güç ve zindelik verir. İşte Rabbimize yakınlaşma adımlarını ifade eden sevaplar da kalbimize mânevî bir kuvvet ve dirilik kazandırıyor
Hele ki, söz konusu olan, Kur’ân-ı Kerîm okumaksa eğer, kalp yavaş yavaş üzerindeki atâleti atmaya başlıyor, kalbî duyuşlar harekete geçiyor.
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifâ ve müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)
Böylece “İşleyen demir, ışıldar!..” darb-ı meselince Kur’ân’la coşan, harekete geçen kalp, cilalanarak ayna misali parlamaya başlıyor.
Kalp Aynasındaki Sûretimiz
Zaman zaman hepimizin zihnine takılır. Sorgularız kendimizi… Acaba kalbimiz ne durumda? Mesâfe alıyor mu? İleriye doğru mu yol alıyor yoksa geriye doğru mu? Yaptığımız ibadetlerde kazançlı çıkıyor muyuz? Sînemizde taşır dururuz da, aczimizden, ıssız bir sükut kaplar her yanı..
Mârifet yolunun mübârek yolcularından, Kur’ân âşığı bir sahâbî… Abdullah bin Mesud -radıyallahu anh-, bakın bu hususta bize nasıl bir ipucu veriyor:
“Kişinin kendi vaziyetini (uzun uzun) yoklamasına lüzum yok. Eğer Kur’ân’ı seviyor ve oradaki hükümler hoşuna gidiyorsa, Allah ve Rasulü’nü seviyor demektir. Eğer Kur’ân-ı Kerim hoşuna gitmiyorsa, Allâh’ı ve Peygamber’i sevmiyor demektir!..”
Kalp terakkisinde Allah ve Rasûlü’ne sevginin yeri büyük… Ancak görüyoruz ki, bu sevginin sağlanması, Kur’ân’ı ve O’nun hükümlerini sevmekten geçiyor. Ve bu sevgi, uhrevî hayatımıza ebedî saadeti muştularken, bu âlemde de hayatımıza nizam veriyor, ruhumuza mânevî hazzın sofralarını açıyor. Davranışlarımıza apayrı bir ahenk kazandırıyor. Öyleyse Kur’ân’ı okumaya dâir önemli bir husus daha çıkıyor karşımıza… Kuran’ı severek okumak…
Kur’ân’ı Severek Okumak
Sevgidir hayatı anlamlı kılan, hayat enerjimizi arttıran… Bize var olduğumuzu hissettiren, varlığımızı devam ettiren dinamikleri harekete geçiren, ateşleyen… Böylesi bir nimetin, müslümanın en büyük kıymeti Kur’ân’la birleşmemesi ne büyük bir garâbet olur değil mi?
“De ki: Allâh’ın ihsânıyla ve rahmetiyle, ancak bununla ferahlansınlar!.. Bu, onların toplamakta olduklarından (dünya menfaatinden daha) hayırlıdır?” (Yunus, 57)
Kur’ân, bir anne merhametiyle bizi kucaklayarak hidâyet yurduna taşımak isterken, hayırsız evlâdın asabiyetine denk bir reddedişle O’ndan ve hükümlerinden uzaklaşmak, ne hazin, ne büyük bir nasibsizlik…
O vakit Kur’ân’ı severek, gönülden isteyerek okumalı… Eskiler Kur’ân’a ve ahkâmına karşı sevgi ve tâzimleri sebebiyle O’nu nakışlı bohçalara sarar, okuyacakları zaman âdeta sayfaları incitmekten korkar, bunun için özel süslü iğneler kullanırlarmış. Sonra da misk kokuları sürer, evlerinin en nâdide köşesinde muhâfaza ederlermiş. Ancak bizim gibi bohçasında yıllarca garip bırakmaz, hem okuyarak, hem de yaşayarak hakkını verirlermiş.
Âyet-i kerimede buyrulduğu vechile:
“Kim Allâh’ın şeârine (şiarlarına, prensiplerine ve hürmet edilmesini istediği şeylere) tazim ederse, şüphe yok ki, bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac, 32)
Kur’ân, “Şeâir-i İslâm”dandır. Yani İslâm’ın en büyük nişânelerindendir. Bu yüzden bir müminin sevgi ve tâzimine en ziyâde lâyık olandır. Eskilerin îtinasının sebebi bu…
Hâl böyle olunca, onların Kur’ân’dan istifadeleri daha farklı oluyordu. Kur’ân ahlâkı, onlarda daha fazla kendini gösteriyordu. Bu durum, kendi vaziyetimizi görmek için en büyük ipucu… Kalp aynamıza bakalım şimdi!.. Kur’ân okurken sûretimizde ne kadar sevgi gizli…
Seven, Özler
Kur’ân’a olan sevgimizin en büyük göstergesi ise, onu özlemektir. Çünkü onu özlemek, Allah ile sohbet etmeyi, O’nunla konuşmayı özlemektir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Sizden birisi Rabbi ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzur-i kalb ile Kur’ân okusun.” (Suyûtî, 1, 13/360)
Ashâb-ı Kiram’ın Kur’ân’a olan düşkünlükleri bambaşkaydı. Vahiy ile o kadar hemhal olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerinin bir kat daha artmasına sebep olmuştu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefatından sonra Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya:
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de O’nu ziyaret edelim.” dedi.
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anha- ağlamaya başladı. Onlar:
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” diye sordular. Ümmü Eymen:
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allah katındaki nimetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben asıl vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum!..” dedi.
Bu, vahye karşı nasıl bir muhabbettir ki, O’nun nihayete ermesi, kalplerinde müthiş bir teessür uyandırıyor. Onların yüreğinde nasıl bir dostluk peydâ olmuştu ki, bütün ihtiyaçlarının cevabı tamam olmuşken, yeni bir nüzûl ile mülâkî olamamanın hicrânını yaşıyorlardı.
Ya bizler!.. Kur’ân bize ne kadar heyecan veriyor?! Bizim durumumuzu izah sadedinde İmam Gazâlî Hazretleri, “el-İhyâ”sında Tevrat’tan şöyle bir nakil kaydeder:
“Ey kulum!.. Benden utanmıyor musun? Yolda giderken dostlarından bir mektup alsan hemen kenara çekilir, inceden inceye onu okur ve ne demek istediğine dikkat eder, bir kelimesini anlamadan geçmezsin. Hâlbuki ben sana «Kitab» gönderdim. Ve orada sana enine boyuna düşünüp gereğiyle amel edesin diye tekrar ettiğim pek çok emirlerim var. Sen onlardan yüz çevirir, aldırmazsın. Yoksa senin yanında, o arkadaşın kadar da mı değerim yoktur? Ey kulum!.. Bazı ahbaplarınla sohbet ettiğin zaman onları can kulağıyla dinlersin, onlara yönelir ve yanlarına iyice sokulursun. Hatta bir gürültü eden olursa darılırsın!.. Ben sana yönelip seninle konuştuğum hâlde sen gönlünü bana vermiyorsun? Yoksa senin nazarında ben o arkadaşlarından daha mı değersizim?!”
Sevgilerimiz, hasretlerimiz kimlere, neye kilitli? Kalp aynamızda kimler var? Kalbimiz hangi ortamları ve kimleri mutluluk merkezi olarak kabul ediyor? Medya, teknoloji ve çağdaşlaşma adına yapılan her şey, insana sanal mutluluklar üretmeye çalışırken niçin insan mutsuz ve yalnız…
Kasım bin Abdurrahman bir gün tenhâda bir âbidle karşılaşır.
“–Burada oturup konuşacağın kimse yok, yalnız başına ne yaparsın?” diye sorar.
Bunun üzerine adam, yanındaki Kur’ân-ı Kerîm’i gösterir ve:
“–Bundan daha iyi bir arkadaş mı olur?” der.
Yol arkadaşı, gidilen yolun kadrince olmalı!.. Gittiğimiz yol, “Darü’s-Selâm” kapısına ulaşacakların yoluysa eğer, Kur’ân ve Kur’ân hâdimlerinden özge dost mu olur?
Hayat, iki günlük yol ise ve her şeyin nihayete ereceğinin hâlâ farkındaysak eğer, yalnız değiliz!.. Çünkü fenâyı (yok olmayı) fark eden, tevhid yolundadır. Tevhid yolunda olan kimsenin ise, dostu Allah, rehberi Kur’ân’dır.
Haydi şimdi kalplerimizdeki pası, Rasûl’ün Kur’ân okumaya dâvet çağrısıyla cilâlayalım!.. Parlayan yüzünde kalbimizin, gözleri Kur’ân sevgisiyle ışıldayan, O’nu özleyen sûretimizi bulalım!.. Bir de nihayete eren yalnızlığımızı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
