Niçin kılmazsın farzı, sünneti
Değil misin Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ümmeti
Anmaz mısın cehennemi, cenneti
İman sahibi kul böyle mi olur?
28 Mayıs 2009 Perşembe
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Sabır ve Şükür
SUAL
(Allahın nimetlerini yiyip, şükredenin sevabı, oruç tutup sabredenin sevabından az değildir) hadis-i şerifinde, şükretmek, neden oruç tutup sabretmekten daha sevabdır? Oruç tutup sabreden çok sıkıntıya katlanır; ama şükretmek daha kolay değil mi?
CEVAP
Hamd, bütün nimetleri Allahü teâlânın yaratıp gönderdiğine inanmak ve söylemek demektir. Şükür, bütün nimetleri İslamiyet’e uygun kullanmak demektir. Yani Allah’ın verdiği nimetleri yerinde sarf etmek, gizli açık Allah’a itaat edip günahlardan kaçınmaktır. Kişi, Rabbinin verdiği nimetleri günaha vasıta kılarsa, şükretmiş olmaz, nankörlük etmiş olur. Şükrün esası, nimetlerin sahibini bilmek, bunu kalble tasdik edip dille söylemektir.
Büyüklerin söyledikleri gibi, Horasan’ın köpeklerini de aç bıraksanız, sabretmiş olur. Şükretmek ise, çok zordur. Onun için Kur’an-ı kerimde, (İnsanların çoğu şükretmez, şükredenler azdır) buyuruluyor. Her uzvun şükrü vardır:
1- Ellerin şükrü: Harama el uzatmamak, helal olan şeyleri tutmak,
2- Dilin şükrü: Yalan, gıybet, iftira, fuhuş söz gibi kötü şeylerden uzak durmak, hayır söylemek ve Allahü tealayı zikretmek,
3- Gözlerin şükrü: Harama bakmamak, Müslümanların kusurlarını görmemek ve her şeye ibretle bakmak,
4- Kulakların şükrü: İyi şeyler dinlemek, kötü şeyleri, çalgıları dinlememek, söylenilen ayıpları duymamak,
5- Burnun şükrü: Haram şeyler koklamamak, helal olanları koklamak,
6- Ayakların şükrü: Kumarhane, meyhane gibi kötü yerlere gitmemek, camiye ve salih akrabaları, diğer salih zatları ziyarete gitmek,
7- Fercin şükrü: Zinadan, livatadan uzak durmak, nikâhlı eşle beraber olmak,
8- Midenin şükrü: Mideye haram lokma sokmamak, helal şeyleri yiyip içmek,
9- Kalbin şükrü: Kibir, ucb, suizan, öfke, riya, kin, haset, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplanmaktan korkmak, övünmek gibi şeylerden kaçmak; ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, hüsnüzan etmek gibi güzel vasıflara sahip olmak, yani kötü sıfatlardan kurtulup güzel huylarla süslenmek,
10- Bedenin şükrü: Oruç tutmak ve namaz kılmak.
Diğer şükürlerden bazıları:
Allah’ı tanımanın şükrü: Bildirdiği emir ve yasaklara riayet edip, hubb-i fillah buğd-i fillah üzere olmak, yani sevdiklerini sevip, düşmanlarına düşman olmak ve ayrıca çok elhamdülillah demek,
Peygamberi tanımanın şükrü: Sünnetiyle amel etmektir.
Bir büyüğü tanımanın şükrü: Eserlerini okumak, okutmak ve yaymak, talebeleriyle birlik beraberlik içinde olmak.
İmanın şükrü: Doğru iman bilgilerini Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak, Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir.
Aklın şükrü: Aklı dinin emrettiği şekilde kullanmak.
İlmin şükrü: Bildiğiyle amel etmek ve emr-i maruf yapmaktır.
Sağlığın şükrü: Oruç tutmak, bedeni günah olan yerlerde hırpalamamak, dinin emrettiği yerlerde kullanmaktır.
Malın şükrü: Zekât, sadaka vermek, hayır hasenat yapmaktır.
Evin şükrü: Evde günah olan işler yapmamak ve misafir ağırlamaktır.
Arabanın şükrü: Faydalı hizmetlerde kullanmaktır.
Mesleğin şükrü: Mesleği dine uygun şekilde kullanmaktır.
Eşin şükrü: Haklarına riayet etmek ve onu üzmemeye çalışmaktır.
Evladın şükrü: Akikasını kesmek ve İslam terbiyesi üzere yetiştirmektir.
Dertten kurtulmanın şükrü: Şükür secdesi yapmak veya şükür namazı kılmaktır.
Günün şükrü: (Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeş-şükr) diyen gündüzün şükrünü yerine getirir. Akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, okuyan da gecenin şükrünü yerine getirmiş olur.
İbadet etmenin şükrü: Sabah akşam yüz kere, (Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallahil’azîm) demektir.
Bütün nimetlerin şükrü: Bütün nimetlerin, Allahü teâlânın lutfü ve ihsanı olduklarını düşünerek İslam’ın beş şartını kusursuz yerine getirmektir. Bunun için, şu üç hususa riayet etmelidir:
1- Ehl-i sünnet itikadına göre itikadı düzeltmek,
2- İslamiyeti Ehl-i sünnet âlimlerinin ilmihal kitaplarından öğrenip, bunlara uymak,
3- Tasavvuf büyüklerinin yolunda, kalbi ve nefsi temizlemektir.
(Allahın nimetlerini yiyip, şükredenin sevabı, oruç tutup sabredenin sevabından az değildir) hadis-i şerifinde, şükretmek, neden oruç tutup sabretmekten daha sevabdır? Oruç tutup sabreden çok sıkıntıya katlanır; ama şükretmek daha kolay değil mi?
CEVAP
Hamd, bütün nimetleri Allahü teâlânın yaratıp gönderdiğine inanmak ve söylemek demektir. Şükür, bütün nimetleri İslamiyet’e uygun kullanmak demektir. Yani Allah’ın verdiği nimetleri yerinde sarf etmek, gizli açık Allah’a itaat edip günahlardan kaçınmaktır. Kişi, Rabbinin verdiği nimetleri günaha vasıta kılarsa, şükretmiş olmaz, nankörlük etmiş olur. Şükrün esası, nimetlerin sahibini bilmek, bunu kalble tasdik edip dille söylemektir.
Büyüklerin söyledikleri gibi, Horasan’ın köpeklerini de aç bıraksanız, sabretmiş olur. Şükretmek ise, çok zordur. Onun için Kur’an-ı kerimde, (İnsanların çoğu şükretmez, şükredenler azdır) buyuruluyor. Her uzvun şükrü vardır:
1- Ellerin şükrü: Harama el uzatmamak, helal olan şeyleri tutmak,
2- Dilin şükrü: Yalan, gıybet, iftira, fuhuş söz gibi kötü şeylerden uzak durmak, hayır söylemek ve Allahü tealayı zikretmek,
3- Gözlerin şükrü: Harama bakmamak, Müslümanların kusurlarını görmemek ve her şeye ibretle bakmak,
4- Kulakların şükrü: İyi şeyler dinlemek, kötü şeyleri, çalgıları dinlememek, söylenilen ayıpları duymamak,
5- Burnun şükrü: Haram şeyler koklamamak, helal olanları koklamak,
6- Ayakların şükrü: Kumarhane, meyhane gibi kötü yerlere gitmemek, camiye ve salih akrabaları, diğer salih zatları ziyarete gitmek,
7- Fercin şükrü: Zinadan, livatadan uzak durmak, nikâhlı eşle beraber olmak,
8- Midenin şükrü: Mideye haram lokma sokmamak, helal şeyleri yiyip içmek,
9- Kalbin şükrü: Kibir, ucb, suizan, öfke, riya, kin, haset, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplanmaktan korkmak, övünmek gibi şeylerden kaçmak; ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, hüsnüzan etmek gibi güzel vasıflara sahip olmak, yani kötü sıfatlardan kurtulup güzel huylarla süslenmek,
10- Bedenin şükrü: Oruç tutmak ve namaz kılmak.
Diğer şükürlerden bazıları:
Allah’ı tanımanın şükrü: Bildirdiği emir ve yasaklara riayet edip, hubb-i fillah buğd-i fillah üzere olmak, yani sevdiklerini sevip, düşmanlarına düşman olmak ve ayrıca çok elhamdülillah demek,
Peygamberi tanımanın şükrü: Sünnetiyle amel etmektir.
Bir büyüğü tanımanın şükrü: Eserlerini okumak, okutmak ve yaymak, talebeleriyle birlik beraberlik içinde olmak.
İmanın şükrü: Doğru iman bilgilerini Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak, Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir.
Aklın şükrü: Aklı dinin emrettiği şekilde kullanmak.
İlmin şükrü: Bildiğiyle amel etmek ve emr-i maruf yapmaktır.
Sağlığın şükrü: Oruç tutmak, bedeni günah olan yerlerde hırpalamamak, dinin emrettiği yerlerde kullanmaktır.
Malın şükrü: Zekât, sadaka vermek, hayır hasenat yapmaktır.
Evin şükrü: Evde günah olan işler yapmamak ve misafir ağırlamaktır.
Arabanın şükrü: Faydalı hizmetlerde kullanmaktır.
Mesleğin şükrü: Mesleği dine uygun şekilde kullanmaktır.
Eşin şükrü: Haklarına riayet etmek ve onu üzmemeye çalışmaktır.
Evladın şükrü: Akikasını kesmek ve İslam terbiyesi üzere yetiştirmektir.
Dertten kurtulmanın şükrü: Şükür secdesi yapmak veya şükür namazı kılmaktır.
Günün şükrü: (Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeş-şükr) diyen gündüzün şükrünü yerine getirir. Akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, okuyan da gecenin şükrünü yerine getirmiş olur.
İbadet etmenin şükrü: Sabah akşam yüz kere, (Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallahil’azîm) demektir.
Bütün nimetlerin şükrü: Bütün nimetlerin, Allahü teâlânın lutfü ve ihsanı olduklarını düşünerek İslam’ın beş şartını kusursuz yerine getirmektir. Bunun için, şu üç hususa riayet etmelidir:
1- Ehl-i sünnet itikadına göre itikadı düzeltmek,
2- İslamiyeti Ehl-i sünnet âlimlerinin ilmihal kitaplarından öğrenip, bunlara uymak,
3- Tasavvuf büyüklerinin yolunda, kalbi ve nefsi temizlemektir.
19 Mayıs 2009 Salı
Fatiha Suresinin Meali ve Önemi
(Ümm-ül-Kur’an) da denilen Fatiha-i şerifenin meali şöyledir:
(Rahman ve rahim olan Allahü teâlânın ism-i şerifini okuyarak başlıyorum. Hamd ve senanın en üstünü, bütün âlemleri yaratan, [bir nizam üzere birbirine bağlayan] Allahü teâlâya mahsustur. Allahü teâlâ, dünyada ve ahirette kullarına çok merhamet edicidir. Kıyamet gününün mâliki [ve hâkimi] yalnız Odur. Biz, ancak sana ibadet ederiz [Senden başka ibadete layık ve müstahak olan hiçbir şey yoktur] ve ancak senden yardım isteriz. Bizi [itikadımızda, fiillerimizde, sözlerimizde ve ahlakımızda, ifrat ve tefrit arasında, orta yol olan] doğru yolda bulundur! [Bu yolda bizi sabit eyle!] Bizi kendilerine [fadl ve ihsanınla] nimet verdiğin kimselerin [Enbiyanın, evliyanın ve Sıddıkların] yolunda bulundur! [Hakkı kabul etmeyip] senin gazabına uğrayanların ve sapıkların yolunda bulundurma! [Âmin].) [C. Veremedi kitabı]
Fatiha-i şerifenin önemi hakkında birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Fatiha ve Âyet-el kürsi okuyana, o gün cin ve şeytan zarar veremez, nazar değmez.) [Deylemi]
(Hayrı en çok olan sure Fatiha’dır, her derde şifadır.) [Beyheki]
(En faziletli sure Fatiha’dır.) [Hâkim]
(Fatiha suresi Allahü teâlânın gazabını önler.) [Şir’a]
(Fatiha suresi zehirlere şifadır.) [Ebu-ş-şeyh]
Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselamla otururken bir melek gelip dedi ki:
(Senden önce hiç bir peygambere verilmeyen, sadece sana verilen iki nurla seni müjdeliyorum. Bunlar Fatiha suresiyle, Bekara suresinin son âyetleridir. Bu ikisini okursan, istediğin mutlaka verilir.) [Müslim]
Bir kabile reisini yılan soktu. Eshab-ı kiramdan biri Fatiha suresini okuyunca, Allahü teâlânın izniyle hasta şifaya kavuştu. Kabile reisi, 30 koyun hediye etti. Sahabi, caiz olup olmadığını bilmediği için Peygamber efendimize sordu. Resulullah, (Ne okudun?) buyurdu. O da, Fatiha suresini okuduğunu bildirince, ona buyurdu ki:
(Fatihanın şifa olduğunu nasıl bildin? O koyunları, yanınızdakilerle paylaşın ve bana da bir hisse ayırın!) [Buhari]
Dua okuması bildirilen yerlerde, Fatiha okumak daha iyidir. Fatiha suresi, duaların en iyisini bildirmek için nazil oldu. İmam, Fatiha dediği zaman, herkesin sessizce okumaları iyi olur; çünkü duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. Hamd etmenin en iyisi de, Fatiha okumaktır. (Berika)
(Rahman ve rahim olan Allahü teâlânın ism-i şerifini okuyarak başlıyorum. Hamd ve senanın en üstünü, bütün âlemleri yaratan, [bir nizam üzere birbirine bağlayan] Allahü teâlâya mahsustur. Allahü teâlâ, dünyada ve ahirette kullarına çok merhamet edicidir. Kıyamet gününün mâliki [ve hâkimi] yalnız Odur. Biz, ancak sana ibadet ederiz [Senden başka ibadete layık ve müstahak olan hiçbir şey yoktur] ve ancak senden yardım isteriz. Bizi [itikadımızda, fiillerimizde, sözlerimizde ve ahlakımızda, ifrat ve tefrit arasında, orta yol olan] doğru yolda bulundur! [Bu yolda bizi sabit eyle!] Bizi kendilerine [fadl ve ihsanınla] nimet verdiğin kimselerin [Enbiyanın, evliyanın ve Sıddıkların] yolunda bulundur! [Hakkı kabul etmeyip] senin gazabına uğrayanların ve sapıkların yolunda bulundurma! [Âmin].) [C. Veremedi kitabı]
Fatiha-i şerifenin önemi hakkında birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Fatiha ve Âyet-el kürsi okuyana, o gün cin ve şeytan zarar veremez, nazar değmez.) [Deylemi]
(Hayrı en çok olan sure Fatiha’dır, her derde şifadır.) [Beyheki]
(En faziletli sure Fatiha’dır.) [Hâkim]
(Fatiha suresi Allahü teâlânın gazabını önler.) [Şir’a]
(Fatiha suresi zehirlere şifadır.) [Ebu-ş-şeyh]
Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselamla otururken bir melek gelip dedi ki:
(Senden önce hiç bir peygambere verilmeyen, sadece sana verilen iki nurla seni müjdeliyorum. Bunlar Fatiha suresiyle, Bekara suresinin son âyetleridir. Bu ikisini okursan, istediğin mutlaka verilir.) [Müslim]
Bir kabile reisini yılan soktu. Eshab-ı kiramdan biri Fatiha suresini okuyunca, Allahü teâlânın izniyle hasta şifaya kavuştu. Kabile reisi, 30 koyun hediye etti. Sahabi, caiz olup olmadığını bilmediği için Peygamber efendimize sordu. Resulullah, (Ne okudun?) buyurdu. O da, Fatiha suresini okuduğunu bildirince, ona buyurdu ki:
(Fatihanın şifa olduğunu nasıl bildin? O koyunları, yanınızdakilerle paylaşın ve bana da bir hisse ayırın!) [Buhari]
Dua okuması bildirilen yerlerde, Fatiha okumak daha iyidir. Fatiha suresi, duaların en iyisini bildirmek için nazil oldu. İmam, Fatiha dediği zaman, herkesin sessizce okumaları iyi olur; çünkü duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. Hamd etmenin en iyisi de, Fatiha okumaktır. (Berika)
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Sonsuz Şükürler Olsun Sana Allah'ım!
İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükafatlandıracağız. Ankebût, 29/7
Allah'ım! Nimetinin yok olmasından, verdiğin afiyetin (nimet ve sağlığın) bozulmasından,ansızın cezalandırmandan ve öfkene sebep olan her şeyden sana sığınırım. Müslim, "Zikir", 96
Allah'ım! Nimetinin yok olmasından, verdiğin afiyetin (nimet ve sağlığın) bozulmasından,ansızın cezalandırmandan ve öfkene sebep olan her şeyden sana sığınırım. Müslim, "Zikir", 96
16 Mayıs 2009 Cumartesi
Kim İmam Olur
Sayacağımız vasıflar kimde bulunursa imamlığı önce o yapacağından, tereddütleri zâil olur... İmamlık yaparken kimler ön sırayı alır?
1) Bir topluluğun içinde imamlık yapacak olan, o topluluğun namazın farzını, sünnetini en iyi bileni olmalıdır. Hangisi namazla alâkalı mes'eleleri diğerlerinden daha fazla bilir, namazın neden bozulup, neden sehiv secdesi gerekeceğini iyi kestirirse o, imamlıkta en önde gelir, ilk hak onundur.
2) Bundan sonraki sırada, okuyuşu güzel olan, tecvid üzere okuyan gelir. Hangisi Kur'ân-ı Kerîm'i güzel okur, tecvidine riayetle edâ ederse o imamlık yapar.
3) Bundan sonra da, takvâ üzere olanı seçilir. Haram - helâl titizliğinde önde geleni tercih edilir.
4) Dördüncü olarak yaşlı olanı seçilir, beşerî duyguları yorulmuş, ruhî tarafı artık gençleşmiş ihtiyarlar imamlığa dâvet edilir.
5) Beşinci olarak ise, herkesle iyi geçinen güzel ahlâklı kimse tercih edilir. Bıraktığı iyi intiba yüzünden imamlığı tasvip göreceği düşünülür. Fıkıh kitapları, bir cemaat ve topluluk içinde imamlık yapacakların sırasını böyle tespit eder.
Şu sıralamalarda kimlerin imamlık yapmaları gerektiği açıkça izah edildiğinden, artık falan, ya da filân yapmalı şeklinde bir şüpheye hiç sebep yoktur. Namazla alâkalı farzı, vâcibi, sünneti hangisi en iyi biliyorsa, ilk imamlık hakkı onundur. Bu hak ona âittir. Bundan sonra da iyi Kur'an okuyan, tecvidi ve usûlünü en iyi bilen imamlık yapacaktır... Şurasını da unutmamak gerekir ki, bu saydığımız sıra, vazifeli kimse bulunmadığı, yahut hâne sahibi imamlığa talip olmadığı takdirdedir. Şâyet orada imamlığa resmen tâyin edilmiş biri varsa, hak onundur. Yahut da ev sahibinin olur. Ancak, bu saydığımız sıra, onların müsaadesinden sonra bahis mevzuu olur. Hatırlanması gereken bir başka husus da, bu sıraya riayet edilmeden yapılan imamlığın da sahih olduğudur. Cemaat içinde namazın farzını, vâcibini, sünnetini en iyi bilen biri varken, böyle bilgi sahibi olmayan bir başkasını imamlık yapmaya zorlayabilirler. Mihraba o geçebilir. Biz onun arkasında da Resûl-i Ekrem Efendimizin şu hadîs-i şerîf'i bütün fıkıh kitaplarında nazara verilmektedir: "Her iyi ve kötünün arkasında namazınızı kılın!"Şu kadar var ki, yakınımızda iki imam varsa, biz bunun en bilgili ve takvâlısını tercih ederiz. Öteki kötü tavırlıya gitmek istemeyiz. Buna da şu hadîs-i şerîf teşvikçi olur: "Müttakî bir imamın arkasında namaz kılmak, Peygamber arkasında namaz kılmak gibidir."
1) Bir topluluğun içinde imamlık yapacak olan, o topluluğun namazın farzını, sünnetini en iyi bileni olmalıdır. Hangisi namazla alâkalı mes'eleleri diğerlerinden daha fazla bilir, namazın neden bozulup, neden sehiv secdesi gerekeceğini iyi kestirirse o, imamlıkta en önde gelir, ilk hak onundur.
2) Bundan sonraki sırada, okuyuşu güzel olan, tecvid üzere okuyan gelir. Hangisi Kur'ân-ı Kerîm'i güzel okur, tecvidine riayetle edâ ederse o imamlık yapar.
3) Bundan sonra da, takvâ üzere olanı seçilir. Haram - helâl titizliğinde önde geleni tercih edilir.
4) Dördüncü olarak yaşlı olanı seçilir, beşerî duyguları yorulmuş, ruhî tarafı artık gençleşmiş ihtiyarlar imamlığa dâvet edilir.
5) Beşinci olarak ise, herkesle iyi geçinen güzel ahlâklı kimse tercih edilir. Bıraktığı iyi intiba yüzünden imamlığı tasvip göreceği düşünülür. Fıkıh kitapları, bir cemaat ve topluluk içinde imamlık yapacakların sırasını böyle tespit eder.
Şu sıralamalarda kimlerin imamlık yapmaları gerektiği açıkça izah edildiğinden, artık falan, ya da filân yapmalı şeklinde bir şüpheye hiç sebep yoktur. Namazla alâkalı farzı, vâcibi, sünneti hangisi en iyi biliyorsa, ilk imamlık hakkı onundur. Bu hak ona âittir. Bundan sonra da iyi Kur'an okuyan, tecvidi ve usûlünü en iyi bilen imamlık yapacaktır... Şurasını da unutmamak gerekir ki, bu saydığımız sıra, vazifeli kimse bulunmadığı, yahut hâne sahibi imamlığa talip olmadığı takdirdedir. Şâyet orada imamlığa resmen tâyin edilmiş biri varsa, hak onundur. Yahut da ev sahibinin olur. Ancak, bu saydığımız sıra, onların müsaadesinden sonra bahis mevzuu olur. Hatırlanması gereken bir başka husus da, bu sıraya riayet edilmeden yapılan imamlığın da sahih olduğudur. Cemaat içinde namazın farzını, vâcibini, sünnetini en iyi bilen biri varken, böyle bilgi sahibi olmayan bir başkasını imamlık yapmaya zorlayabilirler. Mihraba o geçebilir. Biz onun arkasında da Resûl-i Ekrem Efendimizin şu hadîs-i şerîf'i bütün fıkıh kitaplarında nazara verilmektedir: "Her iyi ve kötünün arkasında namazınızı kılın!"Şu kadar var ki, yakınımızda iki imam varsa, biz bunun en bilgili ve takvâlısını tercih ederiz. Öteki kötü tavırlıya gitmek istemeyiz. Buna da şu hadîs-i şerîf teşvikçi olur: "Müttakî bir imamın arkasında namaz kılmak, Peygamber arkasında namaz kılmak gibidir."
25 Nisan 2009 Cumartesi
Tevâzû
İnsanı insan yapan, onu aslî cevheriyle tanıştıran, varlığının esas gâyesine ulaştıran ve neticede insanlıkta kemâle erdiren sır; îman zemîninde neşv ü nemâ bulan “güzel ahlâk”tır.
İnsanın asıl yücelik, olgunluk, fazîlet ve kıymeti, ahlâkî seviyesi nisbetindedir. Bu cihanda Hak Teâlâ’nın sevip râzı olduğu bir kulu olabilmek, mânen olgunlaşmayı gerekli kılar. Bu olgunlaşmanın yolu da “mânevî terbiye”den geçer.
Hak Dostları
Her hüner ve mârifetin kazanılışı, bir yol gösterenin kılavuzluğuna muhtaç olduğu gibi, insanın şahsiyet ve karakterine en güzel ve en doğru istikâmeti gösterecek olan mânevî terbiye üstadları da “Hak dostları”dır. Zîrâ onlar;
- Dînin zâhir ve bâtınını lâyıkıyla mezcederek şahsiyetlerine nakşetmiş;
- Zühd ve takvâ yolunda kalben merhaleler kat ederek davranış mükemmelliğine ulaşmış;
- İdrak ve ihâtalarını her iki cihan ufkuna genişleterek îman lezzetine ve duygu derinliğine kavuşmuş;
- Bütün gayretleri, insanlığı kötü huylardan ve nefsin karanlık gayyâsından kurtararak güzel ahlâka, yâni mânevî olgunluk ve nûrâniyet semâsına yükseltebilmek olan; ârif, sâlih ve kâmil mü’minlerdir.
Onların gönül âlemleri her an Hak Teâlâ ile beraber olduğundan, dâimâ Hakk’ı hatırlatırlar. Onların izinden yürüyenler, hayat ve hâdiseleri âhiret penceresinden seyretmenin hikmet ve mârifetine ererler.
Hak dostlarının hâl ve davranışları, umûmiyetle Hakk’ın murâdına muvâfık düşer. Zîrâ Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bildirir:
“…Kulumu sevince Ben onun (âdeta) konuşan lisânı, akleden kalbi, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikâk, 38; Mecmau’z-Zevâid, II. 248)
Hak dostlarının ahlâkı, Kur’ân’ın fiilî bir tefsîri olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın gönül dünyâsından feyizli akisler taşır. Risâlet Güneşi Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini titizlikle hayatlarına tatbik gayreti içinde bulunan Hak dostları, tıpkı nûrunu güneşten alan mehtap gibi, o nebevî ahlâkın güzelliklerini yansıtan berrak bir ayna mevkiindedirler. Bunun içindir ki, onların hâl ve tavırlarını kalbî bir rikkatle seyredip o gönül erlerine muhabbetle bağlananlar, onların âleminde nebevî ahlâkın zarif tecellîlerini müşâhede ederler.
Rabbimiz velî kullarına, ihlâs ve samîmiyetlerine mukâbil, gönüllerde tasarruf salâhiyeti ihsân eylemiştir. Zîrâ onlar, önce kendi hayatlarında istikâmet üzere yaşayıp bizzat hâlleriyle, davranışlarıyla çevrelerine feyiz saçar, İslâm’ın zarâfet ve nezâketini temsil ve telkîn ederler. Bunun için de müstesnâ bir tesir bereketine mazhar olmuşlardır.
Yaşanmayan sözler ve samîmiyetten uzak riyâkâr davranışlar ise, içi boş ikramlar gibidir. Bunlar, esen hayat rüzgârları karşısında çok geçmeden kaybolup giderler, geriye en ufak bir iz bile bırakmazlar. Buna mukâbil Hak dostlarının kalplerde silinmez nakışlar bırakarak devâm etmelerinin sırrı; yüksek ihlâs, samîmiyet ve muhabbetleridir.
Bu yönüyle tasavvuf da, sırf dünyadan el-etek çekmek, Yûnus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya bürünüp belli evrâd u ezkâr ile iktifâ etmek değildir. Bilakis özü itibariyle tasavvuf, hayat ve kâinatta sergilenen sayısız hikmet tecellîleri ile rûhen derinleşerek ilâhî vuslat yolunda mesâfe alabilmektir. Bu da ancak ilâhî azamet ve kudret akışları karşısında hiçliğini idrâk ederek her nefeste “Aman yâ Rabbî!” niyâzı ile yaşamaya bağlıdır.
Hak dostları, içinde bulundukları her muhit için bir rahmet ve bereket vesîlesidirler. Toplumun bütün kesimlerine açılan bir şefkat ve muhabbet kucağıdırlar. Ayrıca onlar, îmân ehli için bir mıknatıs gibi câzibe merkezi hâlindedirler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kendi ahlâkıyla ahlâklanmış olan bu sâlih kullarını sevmiş ve sevdirmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)
Bu sebepledir ki Hak dostları, fânî vücutlarından sonra da mâzî olmazlar, unutulmazlar, sevenlerinin gönüllerinde yaşamaya devâm ederler. Cenâb-ı Hakk’ın, velî kullarına karşı nasipli gönüllere lutfettiği bu sevgi, aslında ebedî saâdet vesîlesi olan pek büyük bir nîmettir. Zîrâ âhirette kişinin sevdiğiyle berâber olacağı, nebevî bir vaaddir. Cenâb-ı Hakk’ın bu müstesnâ kullarını sevip onlara yakın bulunmaya çalışmak, kulu Rabbine yakınlaştırır.
Bizler de şâyet Hakk’ın sevgili kulları olan velîlere muhabbet duyuyorsak, âhirette onlarla haşrolunmayı arzuluyorsak, onların ahlâkî güzelliklerinden nasîb almaya çalışmalıyız. Çünkü sevginin alâmeti, sevenin, sevdiğindeki hâllerle hâllenmesidir. Bu itibarla Hak dostlarının ahlâkına bürünmeye çalışmak için, güzel ahlâkın, onlardaki muhteşem tecellîlerini çok iyi idrâk etmek îcâb eder. İşte Hak dostlarının ulvî ahlâkını aksettiren fârik vasıflardan biri:
Yüksek bir Kulluk Edebi: TEVÂZÛ
Hakk’a kulluk; öncelikle yüksek bir şuur işidir. İlâhî kudret ve azamet karşısında hiçliğini idrâk etmek, Hakk’ın dilemesiyle yokluktan varlığa çıktığımız gibi, varlığımızı da O’nun lutf u keremiyle sürdürebildiğimizi, her an ve her nefeste O’na muhtaç olduğumuzu bilmek, kulluğumuzun özünü teşkil eder. Yâni kulluk, saltanat-ı ilâhiyye içindeki âciz mevkiini görebilmek ve haddini bilebilmekten geçer. Bunu lâyıkıyla görebilen bir insanda ise büyüklenmeye, varlık ve benlik iddiâsına mecâl kalmaz, engin bir tâzim ve edeb hâlinde;
“Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen! Ne verdinse odur, dahî nemiz var?!” diye Hakk’a ilticâ eden Hüdâyî Hazretleri gibi, kulluğunu îtirâf ile hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunur. Dolayısıyla tevâzûdan nasibi olmayanlar, Rabbin kudret ve azametini lâyıkıyla idrâk edemeyenlerdir.
Yine ârifler sultânı Hazret-i Mevlânâ’nın:
“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben âciz kul, kulluğumu îfâ edemediğimden utandım ve başımı önüme eğdim. Her köle âzâd edilince sevinir. İlâhî! Ben ise, Sana kul-köle olduğum için sevindim.” niyâzında olduğu gibi, hakîkî tevâzû, kulu ilâhî azamet karşısında yokluğunu îtiraf ile boyun eğmeye sevk eder.
Nitekim Peygamber Efendimiz’in torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın Kâbe’yi tavâf edip Makâm-ı İbrâhim’de iki rekât namaz kıldıktan sonra içli içli tekrarladığı şu yakarışı, kulluk edebine dâir ne güzel bir misaldir:
“Yâ Rabbî! Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi. Allâh’ım! Âciz hizmetçin kapına geldi. Yâ Rabbî! Dilencin kapına geldi, Sen’in yoksulun kapına geldi!..”
Bu yanık ilticânın ardından oradan ayrılan Hazret-i Hasan Efendimiz, yolda bir ekmek parçasıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastlar. Selâm verir. Onlar da Hazret-i Hasan’ı mütevâzı yemeklerine dâvet ederler. Peygamber torunu Hazret-i Hasan o yoksullarla birlikte oturur ve:
“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurur. Ardından da:
“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” der. O yoksulların karnını bir güzel doyurduktan sonra onlara elbiseler giydirir, ceplerine de bir miktar para koyup uğurlar.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)
İşte gerçek bir tevâzû hâli, mü’mini Rabbine ve O’nun yarattıklarına karşı böyle bir duygu derinliği içinde yaşatan, yüksek bir kulluk edebidir. Bu edebi, şahsiyetlerine güzelce nakşedebilenler, her hâl ve hareketlerinde ölçülü ve dikkatli olurlar. Oturuşlarında, kalkışlarında, giyim-kuşamlarında, konuşmalarında, sükûtlarında, duruşlarında, yürüyüşlerinde, velhâsıl her hâllerinde bu edebin tezâhürü içinde bulunurlar. Cenâb-ı Hak buyurur:
“Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği) kulları ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler.” (el-Furkan, 63)
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (el-İsrâ, 37)
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zîrâ Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokmân, 18)
Âyet-i kerîmelerde, mağrur adımlarla ve çalım satarak yürümek, men edilmiştir. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yokuştan iner gibi hızlı ve vakur adımlarla önüne bakarak yürüyüşü de O’nun mütevâzı hâlinden bir numûnedir. Nitekim bu ahlâk-ı hamîde, Hak dostlarının da şiârı olmuş, tasavvufta “nazar ber kadem” tâbiriyle bir düstur hâline getirilmiştir.
Yürürken ayak uçlarına bakmakta; tevâzû, edeb, haddini bilmek, gözü haramdan korumak, Allah ve Rasûlü’nün emirlerine bağlılık gibi fazîletler vardır.
Sadece yürürken değil, her hâlükârda mütevâzı olmak, Hakk’ın muhabbetine vesîle olur. Nitekim hadîs-i şerîfte:
“…Kim Allah için tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır...” buyrulmuştur. (Heysemî, X, 325)
Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de, tevâzû husûsunda toprağın hikmetini okuyarak tevâzûda toprak gibi olmaya dâvet eder:
“Allah buyurdu ki: «Ey insan, dikkatle bak da gör, senin topraktan yaratılmış bedenine, rûhumdan bir tohum ektim, seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken, seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim, aşk verdim. Sen bir hamle daha yap da, topraklığı, yâni tevâzuu kendine sıfat, huy edin. Ben de, seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım.”
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî ise, tevâzuun mânen yükseliş sırrına dikkat çekmek üzere suyu hikmet nazarıyla okuyup şöyle buyurur:
“Sel, heybetle aktığı için baş aşağı yuvarlanıp gidiyor. Çiğ damlası ise, küçücük ve âciz olduğundan, güneş onu sevgiyle yükseklere çıkarmaktadır.”
Hak Teâlâ’nın kullarında görmeyi murâd ettiği tevâzû hâli, ilâhî müjdelere nâiliyet vesîlesidir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…(Rasûlüm!) O ihlâslı ve mütevâzı insanları müjdele! Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.” (el-Hac, 34-35)
Dolayısıyla ihlâs ve tevâzû, Hakk’a kulluk mes’ûliyetlerimizin îfâsında hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir.
Kılıç, Boynu Olanın Boynunu Keser…
Varlık ve benlik iddiâsından uzak, mütevâzı insanlar, pekçok mânevî tehlikeden emin olurlar. Mevlânâ Hazretleri, bu hakîkati şu teşbîh ile îzâh eder:
“Kılıç, boynu olanın boynunu keser… Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz.”
Ayrıca sâhibini mânen yücelten hakîkî tevâzû, kişinin hikmet ve mârifetinin de artmasına, basîretinin açılmasına vesîle olur. Bu meyanda da Mesnevî’de şöyle buyrulur:
“Tevâzû sebebiyle sûretâ alçalsan bile, Allah senin gözlerine, doğru görmek basîretini ihsân eder. Artık her şeyin hakikatini açıkça görür, «Allâh’ım, bize bütün eşyânın hakikatlerini olduğu gibi göster.» hadîs-i şerîfinin sırrına muttalî olursun.”
Tevâzû; merhameti, hizmeti, cömertliği doğurur. Mütevâzı insan, hizmet ehlidir, merhametlidir, şefkatlidir. Bunun zıddına tevâzûdan nasipsiz bir insan, kibirlidir, hasistir, ilâhî lutuflardan mahrumdur.
İmâm-ı Şârânî “el-Bahrü’l-Mevrûd” adlı eserinde der ki:
“Bir mânevî mecliste en çok istifade eden, orada en çok tevâzû ve mahviyet gösterendir. Çünkü rahmet-i ilâhî dâimâ fakîrü’l-meşreb, mütevâzı kimselerin gönlüne nüzûl eder. Görmüyor muyuz ki, yağmur suları bile dâimâ çukurlar ve ovalarda toplanıyor, derelerde akıyor.”
Efendimiz’in Tevâzuu
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:
“Allah Teâlâ bana; «Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiçbir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın.» diye vahyetti.” (Müslim, Cennet, 64)
Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, hür ve kölelerin dâvetine icâbet eder, bir yudum süt de olsa hediyeyi kabul eder ve ona hediye ile mukâbele ederdi. Toplumda hor görülen, küçümsenen câriye veya yoksul insanların isteklerine cevap verme husûsunda da büyük bir titizlik gösterirdi.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ashâbıyla birlikte Bedir’e doğru yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Efendimiz’e gelince arkadaşları:
“–Yâ Rasûlallah! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21)
Mekke fethi, müslümanların yirmi sene çektiği çile, ıztırap ve zulümlerden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lutfettiği en büyük zaferdi. Ancak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’ye zafer işâretleriyle değil, devesinin üzerinde secdeye kapanmış olarak ve bir şükür edâsı içinde girmiştir. En cüz’î bir benlik tezâhürüne karşı koymak üzere de:
“Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» niyâzında bulundu. (Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)
Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecandan titreyerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkîn buyurunuz!” diyen hemşehrisini, imkânlarının en zayıf olduğu zamandan misâl vererek teskin etti ve:
“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidesini kastederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!..”1 diyerek kâ’bına varılmaz bir tevâzû gösterdi.
Yine aynı gün, ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îman telkîn etmesini isteyen Hazret-i Ebû Bekir’e:
“–Yâ Ebâ Bekir! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidemez miydik?!.” karşılığını verdi.2
Kendisine aşırı tâzim gösterenlere de:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah beni «Rasûl» edinmeden önce «Kul» edinmişti.” ikâzında bulundu. (Heysemî, IX, 21)
Ashâbın Tevâzuu
Nebevî terbiye altında yetişen sahâbe nesli de Allah Rasûlü’nün tevâzû hâlinden müstesnâ nasipler almışlardır.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün ifâdesiyle; “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi”3 olmasına ve yine Efendimiz’in; “Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım…”4 buyurmasına rağmen, halîfeliğe seçildiğinde îrâd ettiği ilk hutbede:
“Ey insanlar, en hayırlınız olmadığım halde başınıza emir tayin edilmiş bulunuyorum.” diyerek vazîfesindeki yüksek dirâyetine rağmen Hak Teâlâ’nın lutf u ihsânını ümîd ederek tevâzûdan müstağnî kalmamıştır.
a
Selman -radıyallâhu anh- Medâin vâlisiyken, Şam’dan bir tüccar gelmişti. Tüccar, yükünü taşıyacak bir hamal ararken, sırtında bir aba olan Selman -radıyallâhu anh-’a rastladı. Onu tanımadığı için de; “–Gel şunu taşı!” dedi.
Selman -radıyallâhu anh- yükü sırtlandı. Halk vâliyi birinin yükünü taşırken görünce adama hemen durumu îzah ettiler. Şamlı tüccar derhâl özür dileyip yükü almaya çalıştıysa da Selman -radıyallâhu anh-:
“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” karşılığını verdi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)
a
Peygamber müezzini Bilâl -radıyallâhu anh-, siyâhî idi. Ebû Zer -radıyallâhu anh- ona bir kızgınlık ânında; “Ey kara kadının oğlu!” diye hitâb etti. Bu sebeple Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, ona kızdı. Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın sonraki bir hâlini Ma’rûr bin Süveyd şöyle anlatır:
“Ben, Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ı üzerinde değerli bir elbiseyle gördüm. Aynı elbiseden kölesinin üzerinde de vardı. Kendisine bunun sebebini sordum; Ebû Zer, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında bir kişiye hakaret ettiğini ve onu annesinden dolayı ayıpladığını anlattı. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurmuş:
«Sen, kendisinde câhiliye huyu bulunan bir kimsesin. Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himâyenize vermiştir. Kimin himâyesinde bir kardeşi varsa, kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şâyet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.»” (Buhârî, Îmân 22, Itk 15; Müslim, Eymân 40)
Tevâzûda Îtidâl
Tevâzûda aşırıya kaçmak, kişiyi ya zillete ya da dolaylı bir kibre götürür. Asıl tevâzû, mânen seviyeli insanların kârıdır. Böyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi davrananların yaptıkları, tevâzû kisvesi altında böbürlenmek ve riyâkârlıktır.
Şeyh Sâdî ne güzel söyler:
“Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar.”
Buna göre kıymeti hâiz bir vasfı olmayan kimselerin o vasıfla ilgili kullandıkları tevâzû ifâdeleri, ayrı bir riyâ misâlidir.
Meyveleri olgunlaşmış ağaçların, dallarını yere eğip insanlara ikrâm etmesi gibi; ancak akıl, ilim ve hikmet sahibi seçkin insanlar mütevâzı ve ikram sahibi olurlar. Şu hâlde insanoğlu, gösterişe dayalı nefsânî şöhret ve heybetten ziyâde, iç âlemini bütün varlıkların istifâde edebileceği bir hazine hâline getirmelidir.
Kimileri ise kendileri hakkında “ne mütevâzı insanmış” dedirtmenin nefsânî tatminkârlığı maksadıyla tevâzû gösterirler. Bu riyâkâr hâl, aslında “tevâzûun fahrı”ndan, yâni tevâzû görüntüsü verilmiş bir kibirden ibârettir. Meselâ; “–Ben fakir, âcizâne, ancak şu kadar hayır-hasenat yapabildim, şöyle şöyle ibâdetlerim var.” gibi sözler, gurur ve kibrin, tevâzû perdesi altında sergilenmesinden ibârettir. Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur:
“İnsanlar arasında kendisini fazla zemmeden kimse, hakikatte kendisini övmüş olur. Bu ise riyâ alâmetlerindendir.”
Dolayısıyla tevâzûda aşırıya kaçmak da tehlikelidir. Zîrâ kibir ve gurur, nefsi palazlandırırken rûhu öldüren zâhirî yükselişlerdir. Hazret-i Mevlânâ bu hususta şöyle îkâz eder:
“Köle gibi mütevâzı ol da at gibi yerde yürü. Omuzlarda yürüyen tabut gibi yükselmeye kalkışma. Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; (ne kadar ulu olsan da) ululuk taslama.”
Asıl tevâzû, nefsi Hakk’a karşı kulluk, halka karşı insaf makâmında bulundurmaktır. Yani Allâh’ın emirlerine samîmiyetle itaat edip kusur ve acziyetini îtirâf etmek, insanların da haklarına riâyet edip onların doğru sözlerini kabûl etmek, hakîkatler husûsunda nefsânî bir inatlaşmaya girmekten sakınmaktır. Nitekim Fudayl bin İyâz -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur:
“Tevâzû; ister câhilden, ister çocuktan olsun, hakkı duyduğun vakit, ona boyun büküp onu kabul etmendir.”
Mânevî Terbiyede Tevâzû İksîri
Bir atasözünde; “Tevâzû, şeref avlayan bir avcıya benzer.” denilir. Hakîkaten mânevî izzet, şeref ve mertebeleri kazandırmakta, tevâzû kadar müessir bir başka vâsıta yoktur. Bunun zıddına kibir ve benlik dâvâsı gütmek, Cenâb-ı Hakk’ı son derece gazaplandıran kötü huylardır. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bu hususta şöyle buyurur:
“Kul dünyâ nimetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nîmet kulundan gidinceye kadar ona buğzeder.”
Mânevî terbiyeye de, öncelikle nefis tezkiyesiyle başlanır. Nefisten en zor çıkarılabilen kötü huy; kibir ve benliktir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:
“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da mânen tekâmül edebilmek, dînin hedeflediği kâmil insan olabilmek mümkün değildir. Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:
“Bir kişi, kendinden geçerek yokluğa ulaşır, yokluk o kişiye manevî bir ziynet olursa, o kişinin Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi gölgesi kalmaz. Yani o kişi hayâlî ve gölge varlığından kurtulur.”
Aslı yokluk olan, yâni yokluktan gelen insanoğlunun varlık ve benlik iddiâsına kalkışması, ne büyük bir bedbahtlıktır. Bütün dünyevî dayanaklar ve nefsânî hazlar da kulun bu gaflete düşmesine zemin hazırlayan imtihan tuzaklarıdır. Bu tuzağa düşen mağrur kimseler, oltadaki yemin bir anlık lezzeti için kendini helâke sürükleyen balıklar gibidirler. Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel îzâh eder:
“Varlık ve benlik, insanı adam akıllı sarhoş eder; aklını başından, utanma duygusunu gönlünden alır.
Şeytan, bu sarhoşluğa kapıldı da; «Âdem niçin benden üstün olsun; bana reis olsun?» dedi de lânete uğradı.”
Bu bakımdan kibir âfetini nefisten silip atmak, hayâtî bir vecîbedir. Hasan-ı Basrî Hazretleri:
“Tevâzû, karşılaştığın her müslümanın senden üstün olduğunu kabul etmendir.” buyurur.
Ârifler sultânı Nakşibend Hazretleri, intisâbının ilk yıllarında insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüş, pek çok mânevî mertebelere de bu hizmetleri bereketiyle nâil olduğunu ifâde etmiştir. Onun nâil olduğu tecellîlerin âdeta sırrını ifâde eden şu mısrâları pek mânidardır:
Âlem buğday ben saman,
Âlem yahşî ben yaman!..
(herkes tam, ben kusurlu)
İşte bu kalbî kıvâma erdikten sonra kişi asıl mânevî terakkî yoluna girmiş sayılır. Mevlânâ Hazretleri bu kalbî kıvâma erenlere şöyle seslenir:
“Yola düşersen, sana yol açarlar. Yok olursan, seni varlığa ulaştırırlar.”
“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hak âşığı! Eğer ahmak değil isen, Hakk’ın huzuruna yokluk götür.”
Kibir gibi bir sıklet ve gaflet ile mânen mesâfe alabilmek imkânsızdır. Zîrâ Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur.”
Bunun içindir ki Hak dostları, nefislerini tezkiye edebilmek için evvelâ varlık ve benlik elbisesini çıkarmışlar, yokluk ve hiçlik libâsını büyük bir samîmiyetle giymişlerdir. Ancak bu merhaleden sonra mânâ sultanlığına nâil olmuşlardır.
Nitekim cihan padişahlarına yön veren Hüdâyî Hazretleri, mânevî terbiye için Üftâde Hazretleri’ne intisâb ettiğinde ilk olarak kendisinden dünyevî ve nefsânî dayanaklarını terk etmesi istenmiştir. Bu meyanda da kadısı olduğu Bursa’nın çarşısında, süslü kaftanıyla ciğer satması emredilmiş, akabinden de dergâhın helâ temizliği hizmeti verilmiştir.
Yine büyük Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de ilim âleminin âdeta güneşi mevkiinde iken Dehlevî Hazretleri’nin önünde diz çökmüş, verilen helâ temizliği vazîfesini titizlikle îfâ etmiştir. Böylece tevâzû, yokluk ve hiçlik tâcını giymiş, netîcede üstâdının iltifatlarına ve mânevî ikramlara mazhar olmuştur.
Velhâsıl, mânevî olgunluk için hiçbir zaman tevâzû libâsını üzerimizden çıkarmamamız îcâb eder. Tevâzûsuz bir kulluk, noksan ve illetli bir kulluktur. Benlik ve kibir ise, tıpkı şeytan -aleyhillâ‘ne- misâlinde olduğu gibi, kişiyi küfre kadar götürebilen en tehlikeli âfetlerdendir.
Hak dostları, tevâzûyu kendileri için hayat düsturu edindiklerinden, Hakk’ın büyük nîmetlerine mazhar olmuş, mâneviyat semâsının yıldızları hâline gelmişlerdir. Eriştikleri mânevî salâhiyetle de ömürleri boyunca insanların irşâdına gayret ettikleri gibi, fânî ömürlerinden sonra da irşâda devâm etmektedirler.
Rabbimiz, Hak dostlarının tevâzû, yokluk ve hiçlikle yücelmiş gönül iklîminden kalplerimize hisseler ihsân eylesin. Kulluğumuzu ve haddimizi bilip vazîfe ve mes’ûliyetlerimizi kemâl-i edeple îfâ edebilmemizi müyesser kılsın!
Âmîn…
Dipnotlar: 1) Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64. 2) Bkz. Ahmed, VI, 349; Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, V, 451. 3) Bkz. Buhârî, Tefsir, 9/9. 4) Tirmizî, Menâkıb, 20.
İnsanın asıl yücelik, olgunluk, fazîlet ve kıymeti, ahlâkî seviyesi nisbetindedir. Bu cihanda Hak Teâlâ’nın sevip râzı olduğu bir kulu olabilmek, mânen olgunlaşmayı gerekli kılar. Bu olgunlaşmanın yolu da “mânevî terbiye”den geçer.
Hak Dostları
Her hüner ve mârifetin kazanılışı, bir yol gösterenin kılavuzluğuna muhtaç olduğu gibi, insanın şahsiyet ve karakterine en güzel ve en doğru istikâmeti gösterecek olan mânevî terbiye üstadları da “Hak dostları”dır. Zîrâ onlar;
- Dînin zâhir ve bâtınını lâyıkıyla mezcederek şahsiyetlerine nakşetmiş;
- Zühd ve takvâ yolunda kalben merhaleler kat ederek davranış mükemmelliğine ulaşmış;
- İdrak ve ihâtalarını her iki cihan ufkuna genişleterek îman lezzetine ve duygu derinliğine kavuşmuş;
- Bütün gayretleri, insanlığı kötü huylardan ve nefsin karanlık gayyâsından kurtararak güzel ahlâka, yâni mânevî olgunluk ve nûrâniyet semâsına yükseltebilmek olan; ârif, sâlih ve kâmil mü’minlerdir.
Onların gönül âlemleri her an Hak Teâlâ ile beraber olduğundan, dâimâ Hakk’ı hatırlatırlar. Onların izinden yürüyenler, hayat ve hâdiseleri âhiret penceresinden seyretmenin hikmet ve mârifetine ererler.
Hak dostlarının hâl ve davranışları, umûmiyetle Hakk’ın murâdına muvâfık düşer. Zîrâ Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bildirir:
“…Kulumu sevince Ben onun (âdeta) konuşan lisânı, akleden kalbi, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…” (Buhârî, Rikâk, 38; Mecmau’z-Zevâid, II. 248)
Hak dostlarının ahlâkı, Kur’ân’ın fiilî bir tefsîri olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın gönül dünyâsından feyizli akisler taşır. Risâlet Güneşi Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini titizlikle hayatlarına tatbik gayreti içinde bulunan Hak dostları, tıpkı nûrunu güneşten alan mehtap gibi, o nebevî ahlâkın güzelliklerini yansıtan berrak bir ayna mevkiindedirler. Bunun içindir ki, onların hâl ve tavırlarını kalbî bir rikkatle seyredip o gönül erlerine muhabbetle bağlananlar, onların âleminde nebevî ahlâkın zarif tecellîlerini müşâhede ederler.
Rabbimiz velî kullarına, ihlâs ve samîmiyetlerine mukâbil, gönüllerde tasarruf salâhiyeti ihsân eylemiştir. Zîrâ onlar, önce kendi hayatlarında istikâmet üzere yaşayıp bizzat hâlleriyle, davranışlarıyla çevrelerine feyiz saçar, İslâm’ın zarâfet ve nezâketini temsil ve telkîn ederler. Bunun için de müstesnâ bir tesir bereketine mazhar olmuşlardır.
Yaşanmayan sözler ve samîmiyetten uzak riyâkâr davranışlar ise, içi boş ikramlar gibidir. Bunlar, esen hayat rüzgârları karşısında çok geçmeden kaybolup giderler, geriye en ufak bir iz bile bırakmazlar. Buna mukâbil Hak dostlarının kalplerde silinmez nakışlar bırakarak devâm etmelerinin sırrı; yüksek ihlâs, samîmiyet ve muhabbetleridir.
Bu yönüyle tasavvuf da, sırf dünyadan el-etek çekmek, Yûnus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya bürünüp belli evrâd u ezkâr ile iktifâ etmek değildir. Bilakis özü itibariyle tasavvuf, hayat ve kâinatta sergilenen sayısız hikmet tecellîleri ile rûhen derinleşerek ilâhî vuslat yolunda mesâfe alabilmektir. Bu da ancak ilâhî azamet ve kudret akışları karşısında hiçliğini idrâk ederek her nefeste “Aman yâ Rabbî!” niyâzı ile yaşamaya bağlıdır.
Hak dostları, içinde bulundukları her muhit için bir rahmet ve bereket vesîlesidirler. Toplumun bütün kesimlerine açılan bir şefkat ve muhabbet kucağıdırlar. Ayrıca onlar, îmân ehli için bir mıknatıs gibi câzibe merkezi hâlindedirler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kendi ahlâkıyla ahlâklanmış olan bu sâlih kullarını sevmiş ve sevdirmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)
Bu sebepledir ki Hak dostları, fânî vücutlarından sonra da mâzî olmazlar, unutulmazlar, sevenlerinin gönüllerinde yaşamaya devâm ederler. Cenâb-ı Hakk’ın, velî kullarına karşı nasipli gönüllere lutfettiği bu sevgi, aslında ebedî saâdet vesîlesi olan pek büyük bir nîmettir. Zîrâ âhirette kişinin sevdiğiyle berâber olacağı, nebevî bir vaaddir. Cenâb-ı Hakk’ın bu müstesnâ kullarını sevip onlara yakın bulunmaya çalışmak, kulu Rabbine yakınlaştırır.
Bizler de şâyet Hakk’ın sevgili kulları olan velîlere muhabbet duyuyorsak, âhirette onlarla haşrolunmayı arzuluyorsak, onların ahlâkî güzelliklerinden nasîb almaya çalışmalıyız. Çünkü sevginin alâmeti, sevenin, sevdiğindeki hâllerle hâllenmesidir. Bu itibarla Hak dostlarının ahlâkına bürünmeye çalışmak için, güzel ahlâkın, onlardaki muhteşem tecellîlerini çok iyi idrâk etmek îcâb eder. İşte Hak dostlarının ulvî ahlâkını aksettiren fârik vasıflardan biri:
Yüksek bir Kulluk Edebi: TEVÂZÛ
Hakk’a kulluk; öncelikle yüksek bir şuur işidir. İlâhî kudret ve azamet karşısında hiçliğini idrâk etmek, Hakk’ın dilemesiyle yokluktan varlığa çıktığımız gibi, varlığımızı da O’nun lutf u keremiyle sürdürebildiğimizi, her an ve her nefeste O’na muhtaç olduğumuzu bilmek, kulluğumuzun özünü teşkil eder. Yâni kulluk, saltanat-ı ilâhiyye içindeki âciz mevkiini görebilmek ve haddini bilebilmekten geçer. Bunu lâyıkıyla görebilen bir insanda ise büyüklenmeye, varlık ve benlik iddiâsına mecâl kalmaz, engin bir tâzim ve edeb hâlinde;
“Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen! Ne verdinse odur, dahî nemiz var?!” diye Hakk’a ilticâ eden Hüdâyî Hazretleri gibi, kulluğunu îtirâf ile hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunur. Dolayısıyla tevâzûdan nasibi olmayanlar, Rabbin kudret ve azametini lâyıkıyla idrâk edemeyenlerdir.
Yine ârifler sultânı Hazret-i Mevlânâ’nın:
“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben âciz kul, kulluğumu îfâ edemediğimden utandım ve başımı önüme eğdim. Her köle âzâd edilince sevinir. İlâhî! Ben ise, Sana kul-köle olduğum için sevindim.” niyâzında olduğu gibi, hakîkî tevâzû, kulu ilâhî azamet karşısında yokluğunu îtiraf ile boyun eğmeye sevk eder.
Nitekim Peygamber Efendimiz’in torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın Kâbe’yi tavâf edip Makâm-ı İbrâhim’de iki rekât namaz kıldıktan sonra içli içli tekrarladığı şu yakarışı, kulluk edebine dâir ne güzel bir misaldir:
“Yâ Rabbî! Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi. Allâh’ım! Âciz hizmetçin kapına geldi. Yâ Rabbî! Dilencin kapına geldi, Sen’in yoksulun kapına geldi!..”
Bu yanık ilticânın ardından oradan ayrılan Hazret-i Hasan Efendimiz, yolda bir ekmek parçasıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastlar. Selâm verir. Onlar da Hazret-i Hasan’ı mütevâzı yemeklerine dâvet ederler. Peygamber torunu Hazret-i Hasan o yoksullarla birlikte oturur ve:
“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurur. Ardından da:
“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” der. O yoksulların karnını bir güzel doyurduktan sonra onlara elbiseler giydirir, ceplerine de bir miktar para koyup uğurlar.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)
İşte gerçek bir tevâzû hâli, mü’mini Rabbine ve O’nun yarattıklarına karşı böyle bir duygu derinliği içinde yaşatan, yüksek bir kulluk edebidir. Bu edebi, şahsiyetlerine güzelce nakşedebilenler, her hâl ve hareketlerinde ölçülü ve dikkatli olurlar. Oturuşlarında, kalkışlarında, giyim-kuşamlarında, konuşmalarında, sükûtlarında, duruşlarında, yürüyüşlerinde, velhâsıl her hâllerinde bu edebin tezâhürü içinde bulunurlar. Cenâb-ı Hak buyurur:
“Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği) kulları ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler.” (el-Furkan, 63)
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (el-İsrâ, 37)
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zîrâ Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokmân, 18)
Âyet-i kerîmelerde, mağrur adımlarla ve çalım satarak yürümek, men edilmiştir. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yokuştan iner gibi hızlı ve vakur adımlarla önüne bakarak yürüyüşü de O’nun mütevâzı hâlinden bir numûnedir. Nitekim bu ahlâk-ı hamîde, Hak dostlarının da şiârı olmuş, tasavvufta “nazar ber kadem” tâbiriyle bir düstur hâline getirilmiştir.
Yürürken ayak uçlarına bakmakta; tevâzû, edeb, haddini bilmek, gözü haramdan korumak, Allah ve Rasûlü’nün emirlerine bağlılık gibi fazîletler vardır.
Sadece yürürken değil, her hâlükârda mütevâzı olmak, Hakk’ın muhabbetine vesîle olur. Nitekim hadîs-i şerîfte:
“…Kim Allah için tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır...” buyrulmuştur. (Heysemî, X, 325)
Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de, tevâzû husûsunda toprağın hikmetini okuyarak tevâzûda toprak gibi olmaya dâvet eder:
“Allah buyurdu ki: «Ey insan, dikkatle bak da gör, senin topraktan yaratılmış bedenine, rûhumdan bir tohum ektim, seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken, seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim, aşk verdim. Sen bir hamle daha yap da, topraklığı, yâni tevâzuu kendine sıfat, huy edin. Ben de, seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım.”
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî ise, tevâzuun mânen yükseliş sırrına dikkat çekmek üzere suyu hikmet nazarıyla okuyup şöyle buyurur:
“Sel, heybetle aktığı için baş aşağı yuvarlanıp gidiyor. Çiğ damlası ise, küçücük ve âciz olduğundan, güneş onu sevgiyle yükseklere çıkarmaktadır.”
Hak Teâlâ’nın kullarında görmeyi murâd ettiği tevâzû hâli, ilâhî müjdelere nâiliyet vesîlesidir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…(Rasûlüm!) O ihlâslı ve mütevâzı insanları müjdele! Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.” (el-Hac, 34-35)
Dolayısıyla ihlâs ve tevâzû, Hakk’a kulluk mes’ûliyetlerimizin îfâsında hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir.
Kılıç, Boynu Olanın Boynunu Keser…
Varlık ve benlik iddiâsından uzak, mütevâzı insanlar, pekçok mânevî tehlikeden emin olurlar. Mevlânâ Hazretleri, bu hakîkati şu teşbîh ile îzâh eder:
“Kılıç, boynu olanın boynunu keser… Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz.”
Ayrıca sâhibini mânen yücelten hakîkî tevâzû, kişinin hikmet ve mârifetinin de artmasına, basîretinin açılmasına vesîle olur. Bu meyanda da Mesnevî’de şöyle buyrulur:
“Tevâzû sebebiyle sûretâ alçalsan bile, Allah senin gözlerine, doğru görmek basîretini ihsân eder. Artık her şeyin hakikatini açıkça görür, «Allâh’ım, bize bütün eşyânın hakikatlerini olduğu gibi göster.» hadîs-i şerîfinin sırrına muttalî olursun.”
Tevâzû; merhameti, hizmeti, cömertliği doğurur. Mütevâzı insan, hizmet ehlidir, merhametlidir, şefkatlidir. Bunun zıddına tevâzûdan nasipsiz bir insan, kibirlidir, hasistir, ilâhî lutuflardan mahrumdur.
İmâm-ı Şârânî “el-Bahrü’l-Mevrûd” adlı eserinde der ki:
“Bir mânevî mecliste en çok istifade eden, orada en çok tevâzû ve mahviyet gösterendir. Çünkü rahmet-i ilâhî dâimâ fakîrü’l-meşreb, mütevâzı kimselerin gönlüne nüzûl eder. Görmüyor muyuz ki, yağmur suları bile dâimâ çukurlar ve ovalarda toplanıyor, derelerde akıyor.”
Efendimiz’in Tevâzuu
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:
“Allah Teâlâ bana; «Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiçbir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın.» diye vahyetti.” (Müslim, Cennet, 64)
Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, hür ve kölelerin dâvetine icâbet eder, bir yudum süt de olsa hediyeyi kabul eder ve ona hediye ile mukâbele ederdi. Toplumda hor görülen, küçümsenen câriye veya yoksul insanların isteklerine cevap verme husûsunda da büyük bir titizlik gösterirdi.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ashâbıyla birlikte Bedir’e doğru yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Efendimiz’e gelince arkadaşları:
“–Yâ Rasûlallah! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21)
Mekke fethi, müslümanların yirmi sene çektiği çile, ıztırap ve zulümlerden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lutfettiği en büyük zaferdi. Ancak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’ye zafer işâretleriyle değil, devesinin üzerinde secdeye kapanmış olarak ve bir şükür edâsı içinde girmiştir. En cüz’î bir benlik tezâhürüne karşı koymak üzere de:
“Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» niyâzında bulundu. (Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)
Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecandan titreyerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkîn buyurunuz!” diyen hemşehrisini, imkânlarının en zayıf olduğu zamandan misâl vererek teskin etti ve:
“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidesini kastederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!..”1 diyerek kâ’bına varılmaz bir tevâzû gösterdi.
Yine aynı gün, ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îman telkîn etmesini isteyen Hazret-i Ebû Bekir’e:
“–Yâ Ebâ Bekir! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidemez miydik?!.” karşılığını verdi.2
Kendisine aşırı tâzim gösterenlere de:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah beni «Rasûl» edinmeden önce «Kul» edinmişti.” ikâzında bulundu. (Heysemî, IX, 21)
Ashâbın Tevâzuu
Nebevî terbiye altında yetişen sahâbe nesli de Allah Rasûlü’nün tevâzû hâlinden müstesnâ nasipler almışlardır.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün ifâdesiyle; “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi”3 olmasına ve yine Efendimiz’in; “Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım…”4 buyurmasına rağmen, halîfeliğe seçildiğinde îrâd ettiği ilk hutbede:
“Ey insanlar, en hayırlınız olmadığım halde başınıza emir tayin edilmiş bulunuyorum.” diyerek vazîfesindeki yüksek dirâyetine rağmen Hak Teâlâ’nın lutf u ihsânını ümîd ederek tevâzûdan müstağnî kalmamıştır.
a
Selman -radıyallâhu anh- Medâin vâlisiyken, Şam’dan bir tüccar gelmişti. Tüccar, yükünü taşıyacak bir hamal ararken, sırtında bir aba olan Selman -radıyallâhu anh-’a rastladı. Onu tanımadığı için de; “–Gel şunu taşı!” dedi.
Selman -radıyallâhu anh- yükü sırtlandı. Halk vâliyi birinin yükünü taşırken görünce adama hemen durumu îzah ettiler. Şamlı tüccar derhâl özür dileyip yükü almaya çalıştıysa da Selman -radıyallâhu anh-:
“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” karşılığını verdi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)
a
Peygamber müezzini Bilâl -radıyallâhu anh-, siyâhî idi. Ebû Zer -radıyallâhu anh- ona bir kızgınlık ânında; “Ey kara kadının oğlu!” diye hitâb etti. Bu sebeple Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, ona kızdı. Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın sonraki bir hâlini Ma’rûr bin Süveyd şöyle anlatır:
“Ben, Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ı üzerinde değerli bir elbiseyle gördüm. Aynı elbiseden kölesinin üzerinde de vardı. Kendisine bunun sebebini sordum; Ebû Zer, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında bir kişiye hakaret ettiğini ve onu annesinden dolayı ayıpladığını anlattı. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurmuş:
«Sen, kendisinde câhiliye huyu bulunan bir kimsesin. Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himâyenize vermiştir. Kimin himâyesinde bir kardeşi varsa, kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şâyet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.»” (Buhârî, Îmân 22, Itk 15; Müslim, Eymân 40)
Tevâzûda Îtidâl
Tevâzûda aşırıya kaçmak, kişiyi ya zillete ya da dolaylı bir kibre götürür. Asıl tevâzû, mânen seviyeli insanların kârıdır. Böyle olmadığı hâlde, öyleymiş gibi davrananların yaptıkları, tevâzû kisvesi altında böbürlenmek ve riyâkârlıktır.
Şeyh Sâdî ne güzel söyler:
“Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar.”
Buna göre kıymeti hâiz bir vasfı olmayan kimselerin o vasıfla ilgili kullandıkları tevâzû ifâdeleri, ayrı bir riyâ misâlidir.
Meyveleri olgunlaşmış ağaçların, dallarını yere eğip insanlara ikrâm etmesi gibi; ancak akıl, ilim ve hikmet sahibi seçkin insanlar mütevâzı ve ikram sahibi olurlar. Şu hâlde insanoğlu, gösterişe dayalı nefsânî şöhret ve heybetten ziyâde, iç âlemini bütün varlıkların istifâde edebileceği bir hazine hâline getirmelidir.
Kimileri ise kendileri hakkında “ne mütevâzı insanmış” dedirtmenin nefsânî tatminkârlığı maksadıyla tevâzû gösterirler. Bu riyâkâr hâl, aslında “tevâzûun fahrı”ndan, yâni tevâzû görüntüsü verilmiş bir kibirden ibârettir. Meselâ; “–Ben fakir, âcizâne, ancak şu kadar hayır-hasenat yapabildim, şöyle şöyle ibâdetlerim var.” gibi sözler, gurur ve kibrin, tevâzû perdesi altında sergilenmesinden ibârettir. Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur:
“İnsanlar arasında kendisini fazla zemmeden kimse, hakikatte kendisini övmüş olur. Bu ise riyâ alâmetlerindendir.”
Dolayısıyla tevâzûda aşırıya kaçmak da tehlikelidir. Zîrâ kibir ve gurur, nefsi palazlandırırken rûhu öldüren zâhirî yükselişlerdir. Hazret-i Mevlânâ bu hususta şöyle îkâz eder:
“Köle gibi mütevâzı ol da at gibi yerde yürü. Omuzlarda yürüyen tabut gibi yükselmeye kalkışma. Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; (ne kadar ulu olsan da) ululuk taslama.”
Asıl tevâzû, nefsi Hakk’a karşı kulluk, halka karşı insaf makâmında bulundurmaktır. Yani Allâh’ın emirlerine samîmiyetle itaat edip kusur ve acziyetini îtirâf etmek, insanların da haklarına riâyet edip onların doğru sözlerini kabûl etmek, hakîkatler husûsunda nefsânî bir inatlaşmaya girmekten sakınmaktır. Nitekim Fudayl bin İyâz -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur:
“Tevâzû; ister câhilden, ister çocuktan olsun, hakkı duyduğun vakit, ona boyun büküp onu kabul etmendir.”
Mânevî Terbiyede Tevâzû İksîri
Bir atasözünde; “Tevâzû, şeref avlayan bir avcıya benzer.” denilir. Hakîkaten mânevî izzet, şeref ve mertebeleri kazandırmakta, tevâzû kadar müessir bir başka vâsıta yoktur. Bunun zıddına kibir ve benlik dâvâsı gütmek, Cenâb-ı Hakk’ı son derece gazaplandıran kötü huylardır. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bu hususta şöyle buyurur:
“Kul dünyâ nimetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nîmet kulundan gidinceye kadar ona buğzeder.”
Mânevî terbiyeye de, öncelikle nefis tezkiyesiyle başlanır. Nefisten en zor çıkarılabilen kötü huy; kibir ve benliktir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:
“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da mânen tekâmül edebilmek, dînin hedeflediği kâmil insan olabilmek mümkün değildir. Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:
“Bir kişi, kendinden geçerek yokluğa ulaşır, yokluk o kişiye manevî bir ziynet olursa, o kişinin Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi gölgesi kalmaz. Yani o kişi hayâlî ve gölge varlığından kurtulur.”
Aslı yokluk olan, yâni yokluktan gelen insanoğlunun varlık ve benlik iddiâsına kalkışması, ne büyük bir bedbahtlıktır. Bütün dünyevî dayanaklar ve nefsânî hazlar da kulun bu gaflete düşmesine zemin hazırlayan imtihan tuzaklarıdır. Bu tuzağa düşen mağrur kimseler, oltadaki yemin bir anlık lezzeti için kendini helâke sürükleyen balıklar gibidirler. Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel îzâh eder:
“Varlık ve benlik, insanı adam akıllı sarhoş eder; aklını başından, utanma duygusunu gönlünden alır.
Şeytan, bu sarhoşluğa kapıldı da; «Âdem niçin benden üstün olsun; bana reis olsun?» dedi de lânete uğradı.”
Bu bakımdan kibir âfetini nefisten silip atmak, hayâtî bir vecîbedir. Hasan-ı Basrî Hazretleri:
“Tevâzû, karşılaştığın her müslümanın senden üstün olduğunu kabul etmendir.” buyurur.
Ârifler sultânı Nakşibend Hazretleri, intisâbının ilk yıllarında insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüş, pek çok mânevî mertebelere de bu hizmetleri bereketiyle nâil olduğunu ifâde etmiştir. Onun nâil olduğu tecellîlerin âdeta sırrını ifâde eden şu mısrâları pek mânidardır:
Âlem buğday ben saman,
Âlem yahşî ben yaman!..
(herkes tam, ben kusurlu)
İşte bu kalbî kıvâma erdikten sonra kişi asıl mânevî terakkî yoluna girmiş sayılır. Mevlânâ Hazretleri bu kalbî kıvâma erenlere şöyle seslenir:
“Yola düşersen, sana yol açarlar. Yok olursan, seni varlığa ulaştırırlar.”
“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hak âşığı! Eğer ahmak değil isen, Hakk’ın huzuruna yokluk götür.”
Kibir gibi bir sıklet ve gaflet ile mânen mesâfe alabilmek imkânsızdır. Zîrâ Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur.”
Bunun içindir ki Hak dostları, nefislerini tezkiye edebilmek için evvelâ varlık ve benlik elbisesini çıkarmışlar, yokluk ve hiçlik libâsını büyük bir samîmiyetle giymişlerdir. Ancak bu merhaleden sonra mânâ sultanlığına nâil olmuşlardır.
Nitekim cihan padişahlarına yön veren Hüdâyî Hazretleri, mânevî terbiye için Üftâde Hazretleri’ne intisâb ettiğinde ilk olarak kendisinden dünyevî ve nefsânî dayanaklarını terk etmesi istenmiştir. Bu meyanda da kadısı olduğu Bursa’nın çarşısında, süslü kaftanıyla ciğer satması emredilmiş, akabinden de dergâhın helâ temizliği hizmeti verilmiştir.
Yine büyük Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de ilim âleminin âdeta güneşi mevkiinde iken Dehlevî Hazretleri’nin önünde diz çökmüş, verilen helâ temizliği vazîfesini titizlikle îfâ etmiştir. Böylece tevâzû, yokluk ve hiçlik tâcını giymiş, netîcede üstâdının iltifatlarına ve mânevî ikramlara mazhar olmuştur.
Velhâsıl, mânevî olgunluk için hiçbir zaman tevâzû libâsını üzerimizden çıkarmamamız îcâb eder. Tevâzûsuz bir kulluk, noksan ve illetli bir kulluktur. Benlik ve kibir ise, tıpkı şeytan -aleyhillâ‘ne- misâlinde olduğu gibi, kişiyi küfre kadar götürebilen en tehlikeli âfetlerdendir.
Hak dostları, tevâzûyu kendileri için hayat düsturu edindiklerinden, Hakk’ın büyük nîmetlerine mazhar olmuş, mâneviyat semâsının yıldızları hâline gelmişlerdir. Eriştikleri mânevî salâhiyetle de ömürleri boyunca insanların irşâdına gayret ettikleri gibi, fânî ömürlerinden sonra da irşâda devâm etmektedirler.
Rabbimiz, Hak dostlarının tevâzû, yokluk ve hiçlikle yücelmiş gönül iklîminden kalplerimize hisseler ihsân eylesin. Kulluğumuzu ve haddimizi bilip vazîfe ve mes’ûliyetlerimizi kemâl-i edeple îfâ edebilmemizi müyesser kılsın!
Âmîn…
Dipnotlar: 1) Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64. 2) Bkz. Ahmed, VI, 349; Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, V, 451. 3) Bkz. Buhârî, Tefsir, 9/9. 4) Tirmizî, Menâkıb, 20.
23 Nisan 2009 Perşembe
Harika bir sohbet ... Şirk, ana-babaya itaat, kulluk üzerine
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Vel-âkıbetü lil-müttakîn... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
Sizlere hacca gitmeden evvel, anaya babaya itaatin lüzûmundan bahsediyordum. Şimdi de, anaya babaya itaatsizliğin cezasının ne kadar ağır olduğunu duyurmak istiyorum. Bu ana baba işi çok feci bir işmiş, yâni.. Şimdi öğrensek de geçti bizden; vaktiyle öğrenmek lâzımdı. Onun için, genç kardeşlere şimdi tavsiye edeceğim.
Ananın babanın kıymetini bilmek lâzım!.. Ana-babanın kıymetini bilip de onun rızasını almadan, yaptığımız işlerde muvaffak olmanın imkânı yok... İstersen bey ol, istersen paşa ol; ne olursan ol, kıymeti yok yâni.
Buhàrî ve Müslim hadisidir. Cenâb-ı Peygamber diyor ki: "Size büyük günahları bildireyim mi?" Üç defa söylemiş. Çeşitli rivayetler var. Bunlar üç tanedir:
Bunun birisi, "Allah'a şirk koşmak, gâvurların yaptığı gibi Allah ikidir, üçtür demek. Karısı var, kızı var demek..." Çirkin şeyler. Elhamdü lillâh onları biz yapmayız, putlara da tapmayız amma, bazı ufak tefek şirkin küçük tabakaları var; inşallah onları da Cenâb-ı Hak afv ü mağfiret eder.
Çünkü, Allah'ın işine karışmak da şirk!.. Onun işine karışmak caiz değil. Bazan yağmur yağdırır, bazan yağdırmaz. Bazan kuraklık verir, bazan fazla yağmur verir... Onun işine karışmak iyi değil. Bu, şirkin affolunan kısımlarıdır; ötekiler felâket... Birisi bu.
İkincisi: (Ukkul-vâlideyn) "Valideyne âsî olmak." Ana-babanın sözününü dinlememek, onların hatırını kırmak, onları incitmek. Onlara, senin aklın ne erer demek... Okumuş, belki de profesör olmuş, ne olursa olsun; anasına babasına böyle çirkin sözler söylemek, valideyne isyanın içine girer.
Bunları söylerken Cenâb-ı Peygamber, Kâbe'nin duvarına dayanıyormuş. Derken bir köle gelmiş. Bunun üzerine demiş ki:
(Ve kavlü zûr, ve şehâdeti zûr) "Yalan söz ve yalancı şahitlik kebâirin büyüklerindendir." Büyük günahlardır. Maalesef, insanlar maksatlarına erişebilmek için beş-on kuruşa tenezzül ederekten; bilmedikleri halde bildik, görmedikleri halde gördük diyerek şahitlik ediyorlar. Hakim de ne diyecek, o şahitlerin şahitliğine göre hükmü veriyor. Bu çok büyük bir hata ve kusurdur.
Onun için, Cenab-ı Peygamber o kadar tekrarlamış ki bu sözü, etrafında olanlar, "Ah ne olurdu sakin olsaydı Rasûlüllah..." diyorlarmış. Heyecana gelmiş yâni... Buhàrî ve Müslim, bir de Tirmizî Hazretleri bunu rivayet etmiş.
Yine Buhàrî'nin bir rivayetinde kebâir:
(Eşşirkü billâh) "Allah'a şirk koşmak." Bunun kısa bir misâlini söyleyeyim. Bâyezid-i Bestami Hazretleri demiş ki:
"--Yâ Rabbi, ben hiç şirk koşmadım!"
Bâyezid malum meşhur bir evliyâ. Demiş ki:
"--Yâ, filan vakitte süt içtin de, karnın ağrıdıydı. O karnının ağrısını sütten bildin, benden bilmedin!" demiş. İncelik noktaları...
Bu zatlardan birisi de, Abdülkadir-i Geylani'nin huzuruna gelmiş. Yağmur yağıyormuş çöle... Çöle yağmur yağarken demiş ki:
"--Yâ Rabbi, çölde suya ne ihtiyaç var? Bu yağmur bizim memlekete yağsaydı, mahsuller güzel olurdu. Bu çöl, kum, bir şey olmaz burda; suya yağmura lüzum yok..." demiş.
Abdülkàdir-i Geylâni'yi ziyaret edip gittikten sonra, kapısında bekleyen dervişe demiş ki:
"--Bu zat, yüksek bir veliydi ama düştü mevkiinden..." demiş.
"--Neden efendim?"
"--İşte, Allah'ın işine karıştı; bu yağmuru çöle vereceğine bizim memlekete vereydin, diye hatırından geçirdi." demiş.
"--Biliyor mu?.."
"--Bilmiyor." demiş.
O derviş yetişmiş arkasından, demiş:
"--Sen böyle bir hata etmişsin..."
Hemen tevbekâr olmuş. Boynuna ip taktırmış, kendisini sürüklettirmiş. "Allah'ın işine karışanın cezası budur." diyerekten.. Allah affetsin... Allah'ın işine karışma!..
O kafirler şirk yapıyorlar; ikidir diyor, üçtür diyor; gecenin Allah'ı var, gündüzün Allah'ı var; sıcağın Allah'ı var, soğuğun Allah'ı var; hayr edici Allah var, şer edici Allah var diye bir sürü Allah zikrederler. Kâbe zabtolunduğu vakitte 360 taneydi bunlar; hepsini kırdı attı Peygamber Efendimiz... Elhamdü lillâh, onlardan şimdi yok ama, böyle ufak tefek bazı hatalarımız olur. Onu da Allah affeder.
Şirke gelince;
(İnneş-şirke lezulmün azîm.) Her günahı affeder Allah şirki affetmez.
İkincisi, bunun yanında, (Ukkul-vâlideyn) "Ana babaya asi olmak" çıktı. Allah'a şirkle, ana babaya asi olmak bir arada zikrolunuyor. Üçüncüsü, (Katlün-nefs) "Adam öldürmek." Şimdi bakın işin ehemmiyetine: Adam öldürmekle ana-babaya asi olmak yanyana. Ha adam öldürmüşsün, ha ana babaya asi olmuşsun; aynı günah işleniyor.
Birisi de, (Yemînül-gamûs) "Yalan yere yemin etmek." Bu şimdi pek bollandı. Vallà, billâ diyerekten herkes söyler bunu... Pazarda satacak bir patates, bir domates; vallà bu fiata, billà şu fiata aldım deyip bir de yalanını katar. Yalanına bir de yemin ekler. Bu çok büyük hatadır. Doğruyu söyle; alırsa alır, almazsa almaz.
Gamûs, gams'ten; batmak... Suya batan adama (Gamese) "Suya battı." derler. Bu da günaha batırıyor. Günah da cehenneme batırıyor nihayet...
Bu günahlar bir başka rivayette de şöyle bildiriliyor: İnd-i ilâhîde, kıyamet gününde büyük günahlardan birisi Allah'a şirk koşmaktır. İkincisi, mü'min bir nefsi öldürmek, haksız yere... Kanun idam cezası verirse, o müstehak; fakat, böyle bir şey olmadan keyfi öldürürse... Birisi de, harp meydanında düşmanla karşılaşacağı bir anda; iki kıt'a birbirine girişmiş o anda, kurtulmayı kaçmakta buluyor. Bunun günahı ile ana-babaya asi olmanın günahı; adam öldürme, harbden kaçma, şirk etme günahları ile ana-babaya isyan aynı seviyede...
Bir de, (zemmül-mühsane) namuslu kadına iftira ediyor. Bir de sihir var ya --Allah esirgeye-- onu öğreniyor. Yapmak ayrı, öğrenmek de ayrı; öğrenmesi de günah!.. "Öğren de yapma!" derler ama, ne lüzumu var? Onu öğreneceğine Kur'an'ı öğren, başka bir faydalı ilim öğren!..
Daha; (ve eklür-ribâ) faiz yemek... Bir de, (ve eklül-mâlel-yetîm) yetim malını yemek. Yetim malını yemek, ateş yemek gibidir. Tabii, mâsum çocuk ne bilecek? Anasından, babasından bir şey kalmıştır; fakat onu idare edecek adam --amca, dayı neyse-- keyfe mâ yeşâ harcar paraları... İstediği gibi yer içer; caiz değil. Yetimin malını muhafaza edecek. Ancak, yetimin malını çoğaltmak için kullanabilirse ne âlâ... Yalnız, kullanan adam isterse nafakası kadar alır.
Yine burda bize anlatılan şey, ana-babaya isyanın ne kadar ağır ve kötü bir şey olduğunu duyurmaktır. Bu günahlarla beraber oluyor.
Bir büyüğü daha:
"Üç kişiye Allah-u Teàlâ kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmayacak." İnsan sevdiğine güler yüzle bakar, sevmediğine de bakmaz. Bunlardan birisi: (Àkkun livâlideyhi) "Valideyne asi olan insana, Allah rahmet nazarıyla bakmayacak!" Bakmadı mı, yandı demektir. Allah'ın rahmetinden mahrum kalmıştır.
İkincisi: (Ve müdminül-hamr) "İçkiye devam eden insan." Burada hamr geçiyorsa da, her içki bunun içine dahildir.
Üçüncüsü: (Vel-mennân) "Verdiklerini başa kakan." İcabında iyilikler yapmıştır. Sonra bir gün gelmiş kızmıştır: "Ulan, ben sana bu kadar iyilikler yaptım da, sen bugün nankörlük yapıyorsun bana!" diyerekten, onun başına kakıyor. Bakın, bu da öteki günahlarla bir seviyede... Başa kakmak, o zavallıyı böyle hakir düşürmek, onu rahatsız etmek, pek iyi bir şey olmuyor. Bu üçünün yüzüne bakmıyor Allah.
Bir üçü de, (Lâ yedhulül-cenneh), cennete girmeyecek! Birisi: (El-àkkul-vâlideyn) "Valideynine asi olan adam cenneti ummasın!"
Hatta şöyle bir hikâye gördüm: Isfahan şehrinden bir hacı efendi hacca gelmiş, 30 seneden beri de orda ikamet ediyor ve Allah'a yalvarıyor ki, beni affet diyerekten... Her sene bir veli gider, "Senin haccının kabul olmadığını Allah bana bildirdi, ben de geldim sana bildirmeğe..." dermiş. O adam tabii, ağlaya sızlaya yine devam edermiş.
Gençlik iktizâsı sarhoş olmuş. O sarhoşluğunda, anası buna yapma evladım dediyse de, kızarak anasına bir tokat vurmuş; anasının da dişi kırılmış. Anası buna kahrolasın mı dedi, ne dediyse gayri... Bu da artık ne kadar yalvardıysa, --anası da biraz katı yürekli anlaşılan-- affetmemiş... Bu adam gelmiş Kâbe'ye affettiririm diye yalvarmaya. O sene de Mâlik ibn-i Dinar isminde bir zat hacca gitmiş:
"--Yâ Rabbi, acaba hacıların içinde haccını kabul etmediğin adam var mı ki?" demiş.
Velilere ilham olur.
"--Filân yerdeki, filân memleketli hacının haccını kabul etmedim, başka hepsininkini kabul ettim." denilmiş.
Gitmiş, aramış bulmuş adamı; demiş:
"--Yahu, sen ne yaptın böyle?.."
"--Sorma, böyle bir kabahat yaptım." demiş. Onun için, ana-babaya asi olmak çok fena... Affı da çok zor.
Burda ilk evvelâ cennete girmeyecek, (El-àkkul-vâlideyn) "Anasına babasına asi olan." Bağırmak kolay, bağırıp çağırmak kolay; fakat, onun gönlü incindikten sonra onu tamir çok zor... Ne derler: "Kalb sırça bir saraydır, kırılınca tamiri müşkildir." Ne ananın babanın, ne de başkasının kalbini kır; kimsenin kalbini kırma! Her kalbde bir aslan yatar. Hepsi Allah'ın kulu...
İkincisi, deyyus; yâni iffetsiz adam, ailesini sakınmayan adam, ailesinin kötülüklerine göz yuman adam...
Üçüncüsü de, racule; kadının erkek elbisesine girişi, kadının da ceket pantolon giyip erkek gibi gezmesi... Bunların hiçbirisi caiz değildir.
Bir tane daha okuyayım:
(Yürâhu rîhul-cenneh, min mesîreti hamsi mieti âm) "Cennetin kokusu tam beşyüz yıllık yoldan duyulur." O kadar güzel bir koku... O kadar uzaklara kadar yayılır. "Fakat bunun kokusunu duyamaz, yaptığı amelleri başa kakanlar." Yukarıda da geçti. "İkincisi, ana babaya asi olanlar. Üçüncüsü de, içkiye devam edenler." Bizim dersimiz içki bahsi değil, öteki de değil; ana babaya asi olan kimse cennete giremeyecek, onu duyurmak...
Ebû Ümâme Hazretleri Rasûlüllah SAV'in sahabesindendir. Müslüman olmuş, Rasûlüllah'ın yanında bir müddet hizmet etmiş. Rasûlüllah demiş ki:
"--Sen de git, kavmini imana davet et! Burda benim yanımda oturmakla ne olacak; kavmini imana davet et!"
"--Peki yâ Rasûlallah!" demiş, gitmiş kavmine:
"--Yâ bunların hükmü geçti, Allah'ın Rasûlü geldi. Allah birdir, şeriki naziri yoktur, mülkün sahibidir." demiş.
İşte, bizim bildiğimiz Allah'ı tarif etmiş. Onlar da develerini sulamaya gelmişler:
"--Sen bizim aramıza fitne sokuyorsun; bizi ecdadımızdan gördüğümüz ibadetlerden alıkoydun; ne fena adamsın sen!" diyerekten çıkışmışlar.
O zat da orada bunalmış, biraz su içmek istemiş. Su da vermemişler. "Sen öl burada..." demişler. Fakat Cenab-ı Hakk'ın rahmeti, orada okuduğu şeylerle hepsi imana gelmiş.
Yalnız, imana ihlâs ile davet edici olmak lâzım! İhlâs ile davet etti miydi, Allah esbabını halkeder; imana gelir insanlar. Menfaat için olursa, olmaz.
Burda da, "Üç kişiden ne farzları, ne nafileleri kabul olunur." buyruluyor. Bu çok mühim: Ne farz ibadetleri kabul olur, ne de nafile yaptığı ibadetleri kabul olur. Kim bunlar?.. Onlardan birisi, Anaya babaya asi olanlar. Allah kusurumuzu affetsin... Bunları duyurmak isteyeceğim ama, ezan da okunuyor galiba?.. Allah cümlemizi affetsin... Tevfîkat-ı samedâniyyesine mazhar eylesin...
Allah bizi çok güzel bir mahlûk olarak yaratmıştır. En güzel mahlûk biziz. Çok mahlûkları var Allah'ın... Melekler var, hiç günah işlemezler; biz onlardan efdalizdir. Yaratılışları onların öyle, ellerinden gelmez fenalık... Fakat, biz nefislerimizi ıslah edebildiğimiz takdirde, o günahsız meleklerden daha iyi oluruz, izn-i ilâhiyye ile...
Onun için, en güzel bir mahlukuz. İki şeyden ibaretiz, buna dikkatinizi çok rica edeceğim: Bir madde, bir mânâ... Maddemiz; işte toprak olan et, kemik, deri, şu, bu, vücudumuzun dış kısmı. Bunun bir vazifesi var, kafestir bu. Vazifesi kuşu içinde saklamak, kuşu muhafaza etmek... Kuş da gönüldür. Bu kafes bu gönül için yapılmıştır. Bu gönlün muhafazası herkesin vazifesidir.
Zengin olmak vazife değil. Hacı olmak, hoca olmak, şu olmak, bu olmak; hiçbirisi bunların kâfi değil... Allah'ın sevgili kulu olmak için, bu gönlü tamir etmek lâzım, bu gönlü beslemek lâzım!.. Bu gönlü imar etmek lâzım, bu gönlü Allah'ın seveceği bir gönül yapmak lâzım!..
Allah-u Teàlâ insanlara her gün nazar eder. Bu nazarlar cesedlerine değil... Bu güzel, bu çirkin, bu zengin, bu güzel giyinmiş, bu süslü; hiç kıymeti yok... Allah-u Teàlâ'nın nazarı hep gönülleredir. Gönlü bakalım bu adamın ne diyor?.. Nelerle meşgul?.. Fitne fesatla mı meşgul? Hayırlarla mı dolu içerisi?..
Onun için, biz gayretimizi hep bu gönüllerimizin ıslahı için sarfedeceğiz. Allah bize vermiş elhamdü lillâh, gönül bulunur bir nimet değil. O gönlü ıslah etmek için, çalışacağız. Ne zaman?.. Gecede, gündüzde... Neden?.. En büyük nimet... Zengin olmuşsun ne olacak; istersen mezarını altından yaptır, kıymeti yok... O gönül sende olmadıktan sonra bu dünyadan göçersen, yazık ahiretteki haline.
Binâen aleyh, o gönül ancak Allah'ın emirlerine itaatle mâmur olur. Allah'ın emirlerine itaatın başı da, anaya babaya hürmetle başlar. Anaya babaya hürmetle beraber, komşulara da hürmet lâzım!.. Hocalarına da hürmet lâzım, büyüklerine de saygı lâzım; hepsi lâzım bunların. Anasına babasına hürmeti tanımayan insan, başkalarına da saygısı olmayacağına hiç şüphe yok... Saygıyı hiç bilmiyor demek ki. Onun için başa ana-baba konmuş... Ana-babadan itibaren hep büyüklere insan hürmetkar olmalı, saygılı olmalı, sevgili olmalı...
İki şey var: Seveceksin, sevileceksin!.. Sev ve sevil!.. Sevmek için, sevilmek için, ne lâzımsa onu yapacaksın. Meselâ; büyüklere yakışan, sokaklardan geçerken komşu çocuklarını sevindirmek lâzım! Öyle sallana sallana geçmek olmaz. O çocukların eline birer hediyelik tutuşturuverirsin, birer şeker verirsin, bir şeyler verirsin. Çocuklar sevinir bundan, hacı baba geçsin diye bakarlar.
Büyüklere karşı da insan, daima onların yardımlarına koşmalı.. Giderken elinde sepeti varsa, sepetini al; torbası varsa torbasını al, taşıyıver... Büyüklere hürmet et, yolunu kesme, önüne geçme, saygı göster... İşte bunlar hep insanın İslâmlık vazifeleridir.
Allah hepimizi affetsin de, şimdi altta bir ders kaldı ama, onu da gelecek cumaya bırakalım inşallah!..
Ana babaya itaat çok mühim. Hacca gitmeden evvel başladım, şimdi 43. sayfaya geldi; hala ana-baba hakkı bitmiyor. Çok mühim... Hem de acınıyorum yazarken kendi kendime: Acaba bunu kim okuyup da, kim bununla amel edecek?.. Çünkü yetişen nesil, Allah tanımıyor ki, anayı babayı tanısın!.. Allah'ı tanımayan insan, anayı babayı nasıl tanısın? Evvelâ Allah'ı tanıtmak, Allah'ın yoluna sokmak lâzım ki; anayı babayı, büyüklere hürmeti, saygıyı bilsin; insanın kıymetini bilsin.
İnsan öldürmesi kolay, ne olacak; bir kurşun alır götürür insanı.. Fakat, bu kurşunu sıkabilecek ne kadar kuvvet lâzımdır, ne kadar cesaret lâzımdır ki, sen bu Allah'ın yaptığı cesedi öldürüyorsun; bunun mes'uliyeti olmayacak mı?.. Allah sormayacak mı?. Yok imanı; "Dünyada ne yaparsan, öldün bitti." diyor... Bu İslam akidesinde olmadığı gibi, gâvur akidesinde de yok.. Gâvur da inanıyor ahirete. Gâvur da diyor ki, öldükten sonra ahiret var. Yahudi de diyor, Nasrânî de diyor, Rum da diyor, Ermeni de diyor...
Müslümanım deyip de, bu ahireti inkâr edip; vurduğum vurduk, kırdığım kırdık diyen insanın hali ne olur?..
Onun için, en büyük felâket insanları İslâm yolundan ayırmaktır. İslâm yolundan ayrıldıktan sonra, canavardan farkı olmaz onun.. Canavar yine ehvendir; vurursun ölür gider. Fakat, insanın canavarını vurmakla bitmiyor ki...
Allah cümlemizi affetsin... Tevfikat-ı samedâniyyesini ihsan etsin...
Sizlere hacca gitmeden evvel, anaya babaya itaatin lüzûmundan bahsediyordum. Şimdi de, anaya babaya itaatsizliğin cezasının ne kadar ağır olduğunu duyurmak istiyorum. Bu ana baba işi çok feci bir işmiş, yâni.. Şimdi öğrensek de geçti bizden; vaktiyle öğrenmek lâzımdı. Onun için, genç kardeşlere şimdi tavsiye edeceğim.
Ananın babanın kıymetini bilmek lâzım!.. Ana-babanın kıymetini bilip de onun rızasını almadan, yaptığımız işlerde muvaffak olmanın imkânı yok... İstersen bey ol, istersen paşa ol; ne olursan ol, kıymeti yok yâni.
Buhàrî ve Müslim hadisidir. Cenâb-ı Peygamber diyor ki: "Size büyük günahları bildireyim mi?" Üç defa söylemiş. Çeşitli rivayetler var. Bunlar üç tanedir:
Bunun birisi, "Allah'a şirk koşmak, gâvurların yaptığı gibi Allah ikidir, üçtür demek. Karısı var, kızı var demek..." Çirkin şeyler. Elhamdü lillâh onları biz yapmayız, putlara da tapmayız amma, bazı ufak tefek şirkin küçük tabakaları var; inşallah onları da Cenâb-ı Hak afv ü mağfiret eder.
Çünkü, Allah'ın işine karışmak da şirk!.. Onun işine karışmak caiz değil. Bazan yağmur yağdırır, bazan yağdırmaz. Bazan kuraklık verir, bazan fazla yağmur verir... Onun işine karışmak iyi değil. Bu, şirkin affolunan kısımlarıdır; ötekiler felâket... Birisi bu.
İkincisi: (Ukkul-vâlideyn) "Valideyne âsî olmak." Ana-babanın sözününü dinlememek, onların hatırını kırmak, onları incitmek. Onlara, senin aklın ne erer demek... Okumuş, belki de profesör olmuş, ne olursa olsun; anasına babasına böyle çirkin sözler söylemek, valideyne isyanın içine girer.
Bunları söylerken Cenâb-ı Peygamber, Kâbe'nin duvarına dayanıyormuş. Derken bir köle gelmiş. Bunun üzerine demiş ki:
(Ve kavlü zûr, ve şehâdeti zûr) "Yalan söz ve yalancı şahitlik kebâirin büyüklerindendir." Büyük günahlardır. Maalesef, insanlar maksatlarına erişebilmek için beş-on kuruşa tenezzül ederekten; bilmedikleri halde bildik, görmedikleri halde gördük diyerek şahitlik ediyorlar. Hakim de ne diyecek, o şahitlerin şahitliğine göre hükmü veriyor. Bu çok büyük bir hata ve kusurdur.
Onun için, Cenab-ı Peygamber o kadar tekrarlamış ki bu sözü, etrafında olanlar, "Ah ne olurdu sakin olsaydı Rasûlüllah..." diyorlarmış. Heyecana gelmiş yâni... Buhàrî ve Müslim, bir de Tirmizî Hazretleri bunu rivayet etmiş.
Yine Buhàrî'nin bir rivayetinde kebâir:
(Eşşirkü billâh) "Allah'a şirk koşmak." Bunun kısa bir misâlini söyleyeyim. Bâyezid-i Bestami Hazretleri demiş ki:
"--Yâ Rabbi, ben hiç şirk koşmadım!"
Bâyezid malum meşhur bir evliyâ. Demiş ki:
"--Yâ, filan vakitte süt içtin de, karnın ağrıdıydı. O karnının ağrısını sütten bildin, benden bilmedin!" demiş. İncelik noktaları...
Bu zatlardan birisi de, Abdülkadir-i Geylani'nin huzuruna gelmiş. Yağmur yağıyormuş çöle... Çöle yağmur yağarken demiş ki:
"--Yâ Rabbi, çölde suya ne ihtiyaç var? Bu yağmur bizim memlekete yağsaydı, mahsuller güzel olurdu. Bu çöl, kum, bir şey olmaz burda; suya yağmura lüzum yok..." demiş.
Abdülkàdir-i Geylâni'yi ziyaret edip gittikten sonra, kapısında bekleyen dervişe demiş ki:
"--Bu zat, yüksek bir veliydi ama düştü mevkiinden..." demiş.
"--Neden efendim?"
"--İşte, Allah'ın işine karıştı; bu yağmuru çöle vereceğine bizim memlekete vereydin, diye hatırından geçirdi." demiş.
"--Biliyor mu?.."
"--Bilmiyor." demiş.
O derviş yetişmiş arkasından, demiş:
"--Sen böyle bir hata etmişsin..."
Hemen tevbekâr olmuş. Boynuna ip taktırmış, kendisini sürüklettirmiş. "Allah'ın işine karışanın cezası budur." diyerekten.. Allah affetsin... Allah'ın işine karışma!..
O kafirler şirk yapıyorlar; ikidir diyor, üçtür diyor; gecenin Allah'ı var, gündüzün Allah'ı var; sıcağın Allah'ı var, soğuğun Allah'ı var; hayr edici Allah var, şer edici Allah var diye bir sürü Allah zikrederler. Kâbe zabtolunduğu vakitte 360 taneydi bunlar; hepsini kırdı attı Peygamber Efendimiz... Elhamdü lillâh, onlardan şimdi yok ama, böyle ufak tefek bazı hatalarımız olur. Onu da Allah affeder.
Şirke gelince;
(İnneş-şirke lezulmün azîm.) Her günahı affeder Allah şirki affetmez.
İkincisi, bunun yanında, (Ukkul-vâlideyn) "Ana babaya asi olmak" çıktı. Allah'a şirkle, ana babaya asi olmak bir arada zikrolunuyor. Üçüncüsü, (Katlün-nefs) "Adam öldürmek." Şimdi bakın işin ehemmiyetine: Adam öldürmekle ana-babaya asi olmak yanyana. Ha adam öldürmüşsün, ha ana babaya asi olmuşsun; aynı günah işleniyor.
Birisi de, (Yemînül-gamûs) "Yalan yere yemin etmek." Bu şimdi pek bollandı. Vallà, billâ diyerekten herkes söyler bunu... Pazarda satacak bir patates, bir domates; vallà bu fiata, billà şu fiata aldım deyip bir de yalanını katar. Yalanına bir de yemin ekler. Bu çok büyük hatadır. Doğruyu söyle; alırsa alır, almazsa almaz.
Gamûs, gams'ten; batmak... Suya batan adama (Gamese) "Suya battı." derler. Bu da günaha batırıyor. Günah da cehenneme batırıyor nihayet...
Bu günahlar bir başka rivayette de şöyle bildiriliyor: İnd-i ilâhîde, kıyamet gününde büyük günahlardan birisi Allah'a şirk koşmaktır. İkincisi, mü'min bir nefsi öldürmek, haksız yere... Kanun idam cezası verirse, o müstehak; fakat, böyle bir şey olmadan keyfi öldürürse... Birisi de, harp meydanında düşmanla karşılaşacağı bir anda; iki kıt'a birbirine girişmiş o anda, kurtulmayı kaçmakta buluyor. Bunun günahı ile ana-babaya asi olmanın günahı; adam öldürme, harbden kaçma, şirk etme günahları ile ana-babaya isyan aynı seviyede...
Bir de, (zemmül-mühsane) namuslu kadına iftira ediyor. Bir de sihir var ya --Allah esirgeye-- onu öğreniyor. Yapmak ayrı, öğrenmek de ayrı; öğrenmesi de günah!.. "Öğren de yapma!" derler ama, ne lüzumu var? Onu öğreneceğine Kur'an'ı öğren, başka bir faydalı ilim öğren!..
Daha; (ve eklür-ribâ) faiz yemek... Bir de, (ve eklül-mâlel-yetîm) yetim malını yemek. Yetim malını yemek, ateş yemek gibidir. Tabii, mâsum çocuk ne bilecek? Anasından, babasından bir şey kalmıştır; fakat onu idare edecek adam --amca, dayı neyse-- keyfe mâ yeşâ harcar paraları... İstediği gibi yer içer; caiz değil. Yetimin malını muhafaza edecek. Ancak, yetimin malını çoğaltmak için kullanabilirse ne âlâ... Yalnız, kullanan adam isterse nafakası kadar alır.
Yine burda bize anlatılan şey, ana-babaya isyanın ne kadar ağır ve kötü bir şey olduğunu duyurmaktır. Bu günahlarla beraber oluyor.
Bir büyüğü daha:
"Üç kişiye Allah-u Teàlâ kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmayacak." İnsan sevdiğine güler yüzle bakar, sevmediğine de bakmaz. Bunlardan birisi: (Àkkun livâlideyhi) "Valideyne asi olan insana, Allah rahmet nazarıyla bakmayacak!" Bakmadı mı, yandı demektir. Allah'ın rahmetinden mahrum kalmıştır.
İkincisi: (Ve müdminül-hamr) "İçkiye devam eden insan." Burada hamr geçiyorsa da, her içki bunun içine dahildir.
Üçüncüsü: (Vel-mennân) "Verdiklerini başa kakan." İcabında iyilikler yapmıştır. Sonra bir gün gelmiş kızmıştır: "Ulan, ben sana bu kadar iyilikler yaptım da, sen bugün nankörlük yapıyorsun bana!" diyerekten, onun başına kakıyor. Bakın, bu da öteki günahlarla bir seviyede... Başa kakmak, o zavallıyı böyle hakir düşürmek, onu rahatsız etmek, pek iyi bir şey olmuyor. Bu üçünün yüzüne bakmıyor Allah.
Bir üçü de, (Lâ yedhulül-cenneh), cennete girmeyecek! Birisi: (El-àkkul-vâlideyn) "Valideynine asi olan adam cenneti ummasın!"
Hatta şöyle bir hikâye gördüm: Isfahan şehrinden bir hacı efendi hacca gelmiş, 30 seneden beri de orda ikamet ediyor ve Allah'a yalvarıyor ki, beni affet diyerekten... Her sene bir veli gider, "Senin haccının kabul olmadığını Allah bana bildirdi, ben de geldim sana bildirmeğe..." dermiş. O adam tabii, ağlaya sızlaya yine devam edermiş.
Gençlik iktizâsı sarhoş olmuş. O sarhoşluğunda, anası buna yapma evladım dediyse de, kızarak anasına bir tokat vurmuş; anasının da dişi kırılmış. Anası buna kahrolasın mı dedi, ne dediyse gayri... Bu da artık ne kadar yalvardıysa, --anası da biraz katı yürekli anlaşılan-- affetmemiş... Bu adam gelmiş Kâbe'ye affettiririm diye yalvarmaya. O sene de Mâlik ibn-i Dinar isminde bir zat hacca gitmiş:
"--Yâ Rabbi, acaba hacıların içinde haccını kabul etmediğin adam var mı ki?" demiş.
Velilere ilham olur.
"--Filân yerdeki, filân memleketli hacının haccını kabul etmedim, başka hepsininkini kabul ettim." denilmiş.
Gitmiş, aramış bulmuş adamı; demiş:
"--Yahu, sen ne yaptın böyle?.."
"--Sorma, böyle bir kabahat yaptım." demiş. Onun için, ana-babaya asi olmak çok fena... Affı da çok zor.
Burda ilk evvelâ cennete girmeyecek, (El-àkkul-vâlideyn) "Anasına babasına asi olan." Bağırmak kolay, bağırıp çağırmak kolay; fakat, onun gönlü incindikten sonra onu tamir çok zor... Ne derler: "Kalb sırça bir saraydır, kırılınca tamiri müşkildir." Ne ananın babanın, ne de başkasının kalbini kır; kimsenin kalbini kırma! Her kalbde bir aslan yatar. Hepsi Allah'ın kulu...
İkincisi, deyyus; yâni iffetsiz adam, ailesini sakınmayan adam, ailesinin kötülüklerine göz yuman adam...
Üçüncüsü de, racule; kadının erkek elbisesine girişi, kadının da ceket pantolon giyip erkek gibi gezmesi... Bunların hiçbirisi caiz değildir.
Bir tane daha okuyayım:
(Yürâhu rîhul-cenneh, min mesîreti hamsi mieti âm) "Cennetin kokusu tam beşyüz yıllık yoldan duyulur." O kadar güzel bir koku... O kadar uzaklara kadar yayılır. "Fakat bunun kokusunu duyamaz, yaptığı amelleri başa kakanlar." Yukarıda da geçti. "İkincisi, ana babaya asi olanlar. Üçüncüsü de, içkiye devam edenler." Bizim dersimiz içki bahsi değil, öteki de değil; ana babaya asi olan kimse cennete giremeyecek, onu duyurmak...
Ebû Ümâme Hazretleri Rasûlüllah SAV'in sahabesindendir. Müslüman olmuş, Rasûlüllah'ın yanında bir müddet hizmet etmiş. Rasûlüllah demiş ki:
"--Sen de git, kavmini imana davet et! Burda benim yanımda oturmakla ne olacak; kavmini imana davet et!"
"--Peki yâ Rasûlallah!" demiş, gitmiş kavmine:
"--Yâ bunların hükmü geçti, Allah'ın Rasûlü geldi. Allah birdir, şeriki naziri yoktur, mülkün sahibidir." demiş.
İşte, bizim bildiğimiz Allah'ı tarif etmiş. Onlar da develerini sulamaya gelmişler:
"--Sen bizim aramıza fitne sokuyorsun; bizi ecdadımızdan gördüğümüz ibadetlerden alıkoydun; ne fena adamsın sen!" diyerekten çıkışmışlar.
O zat da orada bunalmış, biraz su içmek istemiş. Su da vermemişler. "Sen öl burada..." demişler. Fakat Cenab-ı Hakk'ın rahmeti, orada okuduğu şeylerle hepsi imana gelmiş.
Yalnız, imana ihlâs ile davet edici olmak lâzım! İhlâs ile davet etti miydi, Allah esbabını halkeder; imana gelir insanlar. Menfaat için olursa, olmaz.
Burda da, "Üç kişiden ne farzları, ne nafileleri kabul olunur." buyruluyor. Bu çok mühim: Ne farz ibadetleri kabul olur, ne de nafile yaptığı ibadetleri kabul olur. Kim bunlar?.. Onlardan birisi, Anaya babaya asi olanlar. Allah kusurumuzu affetsin... Bunları duyurmak isteyeceğim ama, ezan da okunuyor galiba?.. Allah cümlemizi affetsin... Tevfîkat-ı samedâniyyesine mazhar eylesin...
Allah bizi çok güzel bir mahlûk olarak yaratmıştır. En güzel mahlûk biziz. Çok mahlûkları var Allah'ın... Melekler var, hiç günah işlemezler; biz onlardan efdalizdir. Yaratılışları onların öyle, ellerinden gelmez fenalık... Fakat, biz nefislerimizi ıslah edebildiğimiz takdirde, o günahsız meleklerden daha iyi oluruz, izn-i ilâhiyye ile...
Onun için, en güzel bir mahlukuz. İki şeyden ibaretiz, buna dikkatinizi çok rica edeceğim: Bir madde, bir mânâ... Maddemiz; işte toprak olan et, kemik, deri, şu, bu, vücudumuzun dış kısmı. Bunun bir vazifesi var, kafestir bu. Vazifesi kuşu içinde saklamak, kuşu muhafaza etmek... Kuş da gönüldür. Bu kafes bu gönül için yapılmıştır. Bu gönlün muhafazası herkesin vazifesidir.
Zengin olmak vazife değil. Hacı olmak, hoca olmak, şu olmak, bu olmak; hiçbirisi bunların kâfi değil... Allah'ın sevgili kulu olmak için, bu gönlü tamir etmek lâzım, bu gönlü beslemek lâzım!.. Bu gönlü imar etmek lâzım, bu gönlü Allah'ın seveceği bir gönül yapmak lâzım!..
Allah-u Teàlâ insanlara her gün nazar eder. Bu nazarlar cesedlerine değil... Bu güzel, bu çirkin, bu zengin, bu güzel giyinmiş, bu süslü; hiç kıymeti yok... Allah-u Teàlâ'nın nazarı hep gönülleredir. Gönlü bakalım bu adamın ne diyor?.. Nelerle meşgul?.. Fitne fesatla mı meşgul? Hayırlarla mı dolu içerisi?..
Onun için, biz gayretimizi hep bu gönüllerimizin ıslahı için sarfedeceğiz. Allah bize vermiş elhamdü lillâh, gönül bulunur bir nimet değil. O gönlü ıslah etmek için, çalışacağız. Ne zaman?.. Gecede, gündüzde... Neden?.. En büyük nimet... Zengin olmuşsun ne olacak; istersen mezarını altından yaptır, kıymeti yok... O gönül sende olmadıktan sonra bu dünyadan göçersen, yazık ahiretteki haline.
Binâen aleyh, o gönül ancak Allah'ın emirlerine itaatle mâmur olur. Allah'ın emirlerine itaatın başı da, anaya babaya hürmetle başlar. Anaya babaya hürmetle beraber, komşulara da hürmet lâzım!.. Hocalarına da hürmet lâzım, büyüklerine de saygı lâzım; hepsi lâzım bunların. Anasına babasına hürmeti tanımayan insan, başkalarına da saygısı olmayacağına hiç şüphe yok... Saygıyı hiç bilmiyor demek ki. Onun için başa ana-baba konmuş... Ana-babadan itibaren hep büyüklere insan hürmetkar olmalı, saygılı olmalı, sevgili olmalı...
İki şey var: Seveceksin, sevileceksin!.. Sev ve sevil!.. Sevmek için, sevilmek için, ne lâzımsa onu yapacaksın. Meselâ; büyüklere yakışan, sokaklardan geçerken komşu çocuklarını sevindirmek lâzım! Öyle sallana sallana geçmek olmaz. O çocukların eline birer hediyelik tutuşturuverirsin, birer şeker verirsin, bir şeyler verirsin. Çocuklar sevinir bundan, hacı baba geçsin diye bakarlar.
Büyüklere karşı da insan, daima onların yardımlarına koşmalı.. Giderken elinde sepeti varsa, sepetini al; torbası varsa torbasını al, taşıyıver... Büyüklere hürmet et, yolunu kesme, önüne geçme, saygı göster... İşte bunlar hep insanın İslâmlık vazifeleridir.
Allah hepimizi affetsin de, şimdi altta bir ders kaldı ama, onu da gelecek cumaya bırakalım inşallah!..
Ana babaya itaat çok mühim. Hacca gitmeden evvel başladım, şimdi 43. sayfaya geldi; hala ana-baba hakkı bitmiyor. Çok mühim... Hem de acınıyorum yazarken kendi kendime: Acaba bunu kim okuyup da, kim bununla amel edecek?.. Çünkü yetişen nesil, Allah tanımıyor ki, anayı babayı tanısın!.. Allah'ı tanımayan insan, anayı babayı nasıl tanısın? Evvelâ Allah'ı tanıtmak, Allah'ın yoluna sokmak lâzım ki; anayı babayı, büyüklere hürmeti, saygıyı bilsin; insanın kıymetini bilsin.
İnsan öldürmesi kolay, ne olacak; bir kurşun alır götürür insanı.. Fakat, bu kurşunu sıkabilecek ne kadar kuvvet lâzımdır, ne kadar cesaret lâzımdır ki, sen bu Allah'ın yaptığı cesedi öldürüyorsun; bunun mes'uliyeti olmayacak mı?.. Allah sormayacak mı?. Yok imanı; "Dünyada ne yaparsan, öldün bitti." diyor... Bu İslam akidesinde olmadığı gibi, gâvur akidesinde de yok.. Gâvur da inanıyor ahirete. Gâvur da diyor ki, öldükten sonra ahiret var. Yahudi de diyor, Nasrânî de diyor, Rum da diyor, Ermeni de diyor...
Müslümanım deyip de, bu ahireti inkâr edip; vurduğum vurduk, kırdığım kırdık diyen insanın hali ne olur?..
Onun için, en büyük felâket insanları İslâm yolundan ayırmaktır. İslâm yolundan ayrıldıktan sonra, canavardan farkı olmaz onun.. Canavar yine ehvendir; vurursun ölür gider. Fakat, insanın canavarını vurmakla bitmiyor ki...
Allah cümlemizi affetsin... Tevfikat-ı samedâniyyesini ihsan etsin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
