Erzurum Evliyasından Osman Efendi’ye “rahmetullahi aleyh“ bir gün bazı dostları;
- Efendim, ahirette günahkârlar için şefaat olacak mı? diye sordular.
- Elbette, buyurdu.
- Kimler şefaat edecek efendim?
- Önce Peygamberler, sonra salih kullar, yani alimler, Evliyalar, şehitler şefaat edecek, buyurdu.
Ve ekledi:
- Nitekim Peygamber efendimiz aleyhisselam; “Ümmetimden büyük günahları olanlara şefaat edeceğim” buyuruyor.
Sırat köprüsü nasıldır?
Bir gün de;
- Efendim, bize “Sırat köprüsü”nden bahseder misiniz, dediler.
Cevabında;
- Sırat köprüsü, Cehennemin üzerinde kurulacak, buyurdu. Müminler, selametle geçip Cennete gidecek. Kâfirlerin ayakları kayarak, Cehenneme düşeceklerdir.
Sordular:
- O nasıl bir şey efendim?
- “Sırat köprüsü” deyince, bildiğimiz köprüler gibi sanmayın. O, dünyadaki köprüler gibi değildir. Mesela sınıf geçmek için “imtihan köprüsü”nden geçilir diyoruz, değil mi?
- Evet efendim.
- Her talebe buradan geçtiği için “köprü” diyoruz. Yoksa imtihanın, köprüye benzeyen bir tarafı yoktur.
Ve ekledi:
- İşte bunun gibi Sırat köprüsünden de herkes geçecek, bazıları da geçemeyip Cehenneme yuvarlanacaktır. Fakat bu köprü, dünya köprüleri gibi ve imtihan köprüsü gibi değildir.
İki şey varsa...
Bir gün de sohbetinde;
- Kardeşlerim, şu iki şey sizde varsa, hiç üzülmeyin, buyurdu.
Merak ettiler.
- Onlar nedir ki efendim?
- Birincisi, İslamiyet’e uymak, ikincisi de, size İslamiyet’i öğreten hocanızı ve bütün “Ehl-i sünnet alimleri”ni sevmektir.
Ve ilave etti:
- Bu ikisinde gevşeklik olmazsa, başka şeylerin düzelmesi kolaydır.
8 Haziran 2009 Pazartesi
“Sen Ey [yalnızlığına] bürünmüş olan! Kalk ve uyar! Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an! Öz-benliğini temiz tut! Ve bütün pisliklerden kaçın! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma, ama sabırla rabbine yönel. Ve [insanları uyar ki], [yeniden diriliş] sûru üflendiği zaman, o gün, bir ızdırap günü olacaktır.”
Sevgili Peygamber Efendimız (Sallallahü Teala Aleyhi Vesellem) buyurdular ki:
• Her derdin devası vardır. Muhakkak günahların devası da istiğfardır.
• "Bütün ademoğlu için iki sahife vardır. Sahifenin birine gündüz işlediği ameller yazılır. Diğerine de gece işlediği ameller yazılır. Sonra bu iki sahife dürüıür. Eğer onlarda, -bir günah için de olsa- istiğfar varsa nur saçarlar. istiğfar yoksa, karanlık ve simsiyah bir şekilde dürülürler."
• "Her gün, iki defa, yani sabah ve akşam istiğfar getirmeyen kimse kendine zulmetmiştir."
• "Israrla beraber küçük günah kalmaz (büyük olur), istiğfarla da büyük günah kalmaz (af olunur)."
istiğfar, üzüntülerden kurtulmak için bir çıkış yoludur. Hz. Huzeyfe (r.a.) buyurdu ki: "Aileme karşı dilimde kötü sözler olurdu. Ben bunu Resulullah'a (Aleysiselatü Vesselam)sordum. Bana, 'Ey Huzeyfe, istiğfarla aran nasıl? Ben Allah'a, günde yüz defa istiğfar ederim. Ümmetimin hayırlıları, iyilik yaptıkları zaman sevinirler, kötülük yaptıkları zaman da istiğfar ederler.' buyurdu."
istiğfar; malı, hatta evladı da çoğaltır buyurulmuştur. Bir adam, Hasan-ı Basri'ye (r.h.) gelip kıtlıktan şikayet etti. 'Allah'a istiğfar et.' dedi. Başka birisi gelip fakirlikten şikayet etti, başka biri, neslinin az olmasından, bir başkası da toprağının verimsizliğinden şikayette bulundu. Bunların hepsine Allah'a istiğfar etmelerini emretti. Bunun üzeri ne Rabi’ bin Sabıh, 'Sana adamlar geldi. Hepsi farklı şeylerden şikayet ettiler ve senden yardım istediler. Sen de hepsine aynı şeyi söyledin.' deyince, Hasan-ı Basri (r.h.) cevap olarak "Gelin dedim: Rabbinizin mağfiretini isteyin, çünkü O, mağfireti çok bir Gaffar'dır. Bol hayır ile üzerinize semayı (yağmuru) salsın ve size mallar ve oğullarla imdat eylesin ve sizin için cennetler yapsın, sizin için ırmaklar yapsın." mealindeki (Nuh suresi, 10-12.) ayet-i kerımeleri okudu.
• Her derdin devası vardır. Muhakkak günahların devası da istiğfardır.
• "Bütün ademoğlu için iki sahife vardır. Sahifenin birine gündüz işlediği ameller yazılır. Diğerine de gece işlediği ameller yazılır. Sonra bu iki sahife dürüıür. Eğer onlarda, -bir günah için de olsa- istiğfar varsa nur saçarlar. istiğfar yoksa, karanlık ve simsiyah bir şekilde dürülürler."
• "Her gün, iki defa, yani sabah ve akşam istiğfar getirmeyen kimse kendine zulmetmiştir."
• "Israrla beraber küçük günah kalmaz (büyük olur), istiğfarla da büyük günah kalmaz (af olunur)."
istiğfar, üzüntülerden kurtulmak için bir çıkış yoludur. Hz. Huzeyfe (r.a.) buyurdu ki: "Aileme karşı dilimde kötü sözler olurdu. Ben bunu Resulullah'a (Aleysiselatü Vesselam)sordum. Bana, 'Ey Huzeyfe, istiğfarla aran nasıl? Ben Allah'a, günde yüz defa istiğfar ederim. Ümmetimin hayırlıları, iyilik yaptıkları zaman sevinirler, kötülük yaptıkları zaman da istiğfar ederler.' buyurdu."
istiğfar; malı, hatta evladı da çoğaltır buyurulmuştur. Bir adam, Hasan-ı Basri'ye (r.h.) gelip kıtlıktan şikayet etti. 'Allah'a istiğfar et.' dedi. Başka birisi gelip fakirlikten şikayet etti, başka biri, neslinin az olmasından, bir başkası da toprağının verimsizliğinden şikayette bulundu. Bunların hepsine Allah'a istiğfar etmelerini emretti. Bunun üzeri ne Rabi’ bin Sabıh, 'Sana adamlar geldi. Hepsi farklı şeylerden şikayet ettiler ve senden yardım istediler. Sen de hepsine aynı şeyi söyledin.' deyince, Hasan-ı Basri (r.h.) cevap olarak "Gelin dedim: Rabbinizin mağfiretini isteyin, çünkü O, mağfireti çok bir Gaffar'dır. Bol hayır ile üzerinize semayı (yağmuru) salsın ve size mallar ve oğullarla imdat eylesin ve sizin için cennetler yapsın, sizin için ırmaklar yapsın." mealindeki (Nuh suresi, 10-12.) ayet-i kerımeleri okudu.
Güçleri yettiği halde mani olmazlarsa ...
Hz.Cerir Radiyallahu Anh'tan rivayetle Resûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselem şöyle buyurdular:
"Bir adam, bir topluluk arasında bir günah işler ve onlar da onu önlemeye güçleri yettiği halde mani olmazlarsa, ölümlerinden evvel, Allah onlara bir azab verir."
(İbn Neccar)
"Bir adam, bir topluluk arasında bir günah işler ve onlar da onu önlemeye güçleri yettiği halde mani olmazlarsa, ölümlerinden evvel, Allah onlara bir azab verir."
(İbn Neccar)
7 Haziran 2009 Pazar
Sevginin üç alâmeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sevginin üç alameti vardır:
1- Sevdiğini seveni sever, sevmeyeni de sevmez:
Bu, sevenin elinde değildir, gayri ihtiyari olur. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerini ve kitaplarını seveni, elinde olmadan sever. Tenkit ediyorsa, sevmiyorsa, onu sevemez. Tenkit edene sevgisi varsa, sevgisinde yalancıdır. Sevseydi, tenkit edene hiç değilse, kalben kızması, buğzetmesi gerekirdi.
2- Sevdiğine itaat eder:
Kendi aklına, mantığına, gördüğüne değil, sevdiğinin sözüne itaat eder. Ulema kitaplara, evliya ise hocasının sözüne bakar. Akıl, kavuşana kadar lazımdır. Kavuştuktan sonra, hocaya değil de, akla tâbi olmak zararlıdır.
Nitekim Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, Şems-i Tebrizi hazretlerine kavuştuktan sonra, onu çok sevmesine rağmen, işin içine aklı karışıyordu. Hocasının bazı sözlerini, işlerini aklı almıyordu. Baktı, iş felakete gidiyor, aklını bırakıp hocasının bildirdiklerine uydu. En sonunda, gerçeklere vakıf olunca, (Aklımı bıraktım, hocama tâbi oldum ve kurtuldum) buyurdu.
3- Hep sevdiğinden bahseder:
Elinde değildir. Ya kendisi bahseder, ya da hep ondan bahsedilmesini, onun konuşulmasını ister. Bir beyit:
Bir büyüğü tanıyan, ne kadar da bahtlıdır,
Hep ondan konuşması, elbet daha tatlıdır.
İşte bu üç vasıf kimde varsa sevgisinde samimidir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, talebesinin birine para verip, (Bana bir ekmek al) dedi. O da ekmeği alıp, hocasına verdi. Hocası, tamam sen işine bak diyerek, yola çıktı. Talebe de peşinden gitti. Hazret-i Mevlana bir mağaraya girdi. Orada bir köpek yavrulamış. Açlıktan ölecek olan köpeğe, ekmeği suya batırıp batırıp yedirdi. Tam çıkacakken talebesiyle karşılaştı. Merakla bakan talebeye, şu mealdeki bir hadis-i şerifi söyledi:
(Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlânın mahlûklarına kim merhamet ederse, Allah ona merhamet eder.)
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz.)
(Yerdekilere merhamet etmeyene, gökteki melekler merhamet etmez.)
Merhamet imandandır. Onun için, bu din, merhametle bugüne kadar gelmiştir.
Bir kimse, Sevgili Peygamber Efendimizin (Aleyhisselatü Vesselam), torunları Hazret-i Hasan r.a. ile Hazret-i Hüseyin’i r.a. öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) der. Peygamber Efendimiz a.s.m., (Merhamet etmeyen, merhamete kavuşamaz) buyurur.
Sevginin üç alameti vardır:
1- Sevdiğini seveni sever, sevmeyeni de sevmez:
Bu, sevenin elinde değildir, gayri ihtiyari olur. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerini ve kitaplarını seveni, elinde olmadan sever. Tenkit ediyorsa, sevmiyorsa, onu sevemez. Tenkit edene sevgisi varsa, sevgisinde yalancıdır. Sevseydi, tenkit edene hiç değilse, kalben kızması, buğzetmesi gerekirdi.
2- Sevdiğine itaat eder:
Kendi aklına, mantığına, gördüğüne değil, sevdiğinin sözüne itaat eder. Ulema kitaplara, evliya ise hocasının sözüne bakar. Akıl, kavuşana kadar lazımdır. Kavuştuktan sonra, hocaya değil de, akla tâbi olmak zararlıdır.
Nitekim Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, Şems-i Tebrizi hazretlerine kavuştuktan sonra, onu çok sevmesine rağmen, işin içine aklı karışıyordu. Hocasının bazı sözlerini, işlerini aklı almıyordu. Baktı, iş felakete gidiyor, aklını bırakıp hocasının bildirdiklerine uydu. En sonunda, gerçeklere vakıf olunca, (Aklımı bıraktım, hocama tâbi oldum ve kurtuldum) buyurdu.
3- Hep sevdiğinden bahseder:
Elinde değildir. Ya kendisi bahseder, ya da hep ondan bahsedilmesini, onun konuşulmasını ister. Bir beyit:
Bir büyüğü tanıyan, ne kadar da bahtlıdır,
Hep ondan konuşması, elbet daha tatlıdır.
İşte bu üç vasıf kimde varsa sevgisinde samimidir.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, talebesinin birine para verip, (Bana bir ekmek al) dedi. O da ekmeği alıp, hocasına verdi. Hocası, tamam sen işine bak diyerek, yola çıktı. Talebe de peşinden gitti. Hazret-i Mevlana bir mağaraya girdi. Orada bir köpek yavrulamış. Açlıktan ölecek olan köpeğe, ekmeği suya batırıp batırıp yedirdi. Tam çıkacakken talebesiyle karşılaştı. Merakla bakan talebeye, şu mealdeki bir hadis-i şerifi söyledi:
(Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlânın mahlûklarına kim merhamet ederse, Allah ona merhamet eder.)
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz.)
(Yerdekilere merhamet etmeyene, gökteki melekler merhamet etmez.)
Merhamet imandandır. Onun için, bu din, merhametle bugüne kadar gelmiştir.
Bir kimse, Sevgili Peygamber Efendimizin (Aleyhisselatü Vesselam), torunları Hazret-i Hasan r.a. ile Hazret-i Hüseyin’i r.a. öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) der. Peygamber Efendimiz a.s.m., (Merhamet etmeyen, merhamete kavuşamaz) buyurur.
6 Haziran 2009 Cumartesi
Allahü Teala'yı sevmek ve O'na c.c. yakın olmak
Ey evlâdım! Bu söyleyeceğim edebler, Allahü Teâlâ'yı sevmek ve O'na c.c. yaklaşmak isteyen herkese lâzımdır.
Evlâdım! Allahü Teâlâyı sevmek ve O'na c.c. yakın olmak isteyen herkese
lâzım olan edebler şunlardır:
-Az konuşmalı,
-az uyumalı,
-insanlarla lüzumu kadar görüşmeli,
-elemlere, musîbetlere, acılara, açlığa, insanların sıkıntılarına sabretmeli ve kendisine zulmedeni affetmeli
-ve ondan intikam, öç almaya kalkmamalı,
-kendi için sevdiğini herkes için sevmeli ve istemeli,
-malıyla cömertlik yapmalı,
-insanlardan bir şey istememeli ve beklememeli,
-sadece Allahü Teâlâdan beklemeli,
-her ihtiyâcını Allahü Teâlâya ısmarlamalı,
-yaptığı amellere ve kabûl olduğuna güvenmemeli bilakis "amellerim ayıplı ve kusurludur" demeli;
-şahsı ile, ibâdetleri ile, ameli ile sevinmemeli, övünmemelidir.
Aksine Allahü Teâlâya ve Resûlüne (Aleyhissalatü Vesselam) ve O'nun s.a.v. şerîatına uymakla sevinmelidir.
Evlâdım! Allahü Teâlâyı sevmek ve O'na c.c. yakın olmak isteyen herkese
lâzım olan edebler şunlardır:
-Az konuşmalı,
-az uyumalı,
-insanlarla lüzumu kadar görüşmeli,
-elemlere, musîbetlere, acılara, açlığa, insanların sıkıntılarına sabretmeli ve kendisine zulmedeni affetmeli
-ve ondan intikam, öç almaya kalkmamalı,
-kendi için sevdiğini herkes için sevmeli ve istemeli,
-malıyla cömertlik yapmalı,
-insanlardan bir şey istememeli ve beklememeli,
-sadece Allahü Teâlâdan beklemeli,
-her ihtiyâcını Allahü Teâlâya ısmarlamalı,
-yaptığı amellere ve kabûl olduğuna güvenmemeli bilakis "amellerim ayıplı ve kusurludur" demeli;
-şahsı ile, ibâdetleri ile, ameli ile sevinmemeli, övünmemelidir.
Aksine Allahü Teâlâya ve Resûlüne (Aleyhissalatü Vesselam) ve O'nun s.a.v. şerîatına uymakla sevinmelidir.
5 Haziran 2009 Cuma
İmanla öl, gerisine karışma
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hakiki bayram, imanla ölmek, son nefeste Allah demektir. Bütün âlimlerin, evliya zatların, bütün ibadetlerin, bütün kitapların, bütün gayretlerin, akla ne geliyorsa hepsinin tek gayesi vardır. O da, kulun Müslüman olması yani iman etmesi, imanla yaşayıp imanla ölmesidir. Peygamber efendimiz, (İmanla öl, gerisine karışma) buyuruyor. Yani imanla ölen, bazı sıkıntılar çekse de, sonunda Cennete gider. Affa ve şefaate kavuşursa sıkıntısız da cennete girer.
Rabbimizin merhameti geniştir. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslam’ı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile, bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor. Yeter ki, Müslüman olsun ve imanla ölsün! Kur’an-ı kerimde mealen, (Ey günahı çok olanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. O, sonsuz mağfiret ve merhamet sahibidir) buyuruyor.
Peygamber efendimiz bir savaşa gitmiş, kazanmış. Eshab-ı kiramla beraber, o gün dinleniyor ve savaşı konuşuyorlar. Derken, esirlerin arasında bir kadıncağız, sağa sola bakınıyor, orada, kundak içinde duran bir bebeği hemen kaptığı gibi alıyor yani ölümü unutuyor, esareti unutuyor, her şeyi unutuyor. Sevincinden deli gibi oluyor. Bebeği bulunca, bir ağacın arkasına gidip emziriyor. Oradaki bütün Eshab-ı kiram, o kadının koşturmalarını seyrederken, Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama buyuruyor ki:
— Kadının halini gördünüz. Evladını bulunca, ne ölüm hatırına geldi, ne de esaret…
— Evet ya Resulallah.
— Peki, şimdi ben size soruyorum, bu kadın, kavuştuğu bu çocuğu eliyle ateşe atar mı?
— Atmaz elbette.
— Allah da atmaz! Annenin şefkati, Allahü teâlânın şefkat deryasından sadece bir parçadır.
Bir talebe de hocasına der ki:
— Efendim, ahirette benim halim ne olacak? Yarın ben orada nasıl hesap vereceğim?
— Önce sana bir şey sorayım, ahirette senin hesabını annen mi, baban mı, yoksa Allahü teâlâ mı görsün?
— Hocam, ne kadar yaramaz da olsam, annem beni ateşe atamaz. Babam da hiç kıyamaz.
— O zaman hiç korkma! Elbette hesabı Rabbimiz görecek; ama bunların hepsinin sana olan merhameti şefkati, Cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkat deryasının bir parçasıdır. Annenin şefkati Cenab-ı Allah’ın şefkatinden bir zerredir. Babanınki de öyle...
Hakiki bayram, imanla ölmek, son nefeste Allah demektir. Bütün âlimlerin, evliya zatların, bütün ibadetlerin, bütün kitapların, bütün gayretlerin, akla ne geliyorsa hepsinin tek gayesi vardır. O da, kulun Müslüman olması yani iman etmesi, imanla yaşayıp imanla ölmesidir. Peygamber efendimiz, (İmanla öl, gerisine karışma) buyuruyor. Yani imanla ölen, bazı sıkıntılar çekse de, sonunda Cennete gider. Affa ve şefaate kavuşursa sıkıntısız da cennete girer.
Rabbimizin merhameti geniştir. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslam’ı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile, bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor. Yeter ki, Müslüman olsun ve imanla ölsün! Kur’an-ı kerimde mealen, (Ey günahı çok olanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. O, sonsuz mağfiret ve merhamet sahibidir) buyuruyor.
Peygamber efendimiz bir savaşa gitmiş, kazanmış. Eshab-ı kiramla beraber, o gün dinleniyor ve savaşı konuşuyorlar. Derken, esirlerin arasında bir kadıncağız, sağa sola bakınıyor, orada, kundak içinde duran bir bebeği hemen kaptığı gibi alıyor yani ölümü unutuyor, esareti unutuyor, her şeyi unutuyor. Sevincinden deli gibi oluyor. Bebeği bulunca, bir ağacın arkasına gidip emziriyor. Oradaki bütün Eshab-ı kiram, o kadının koşturmalarını seyrederken, Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama buyuruyor ki:
— Kadının halini gördünüz. Evladını bulunca, ne ölüm hatırına geldi, ne de esaret…
— Evet ya Resulallah.
— Peki, şimdi ben size soruyorum, bu kadın, kavuştuğu bu çocuğu eliyle ateşe atar mı?
— Atmaz elbette.
— Allah da atmaz! Annenin şefkati, Allahü teâlânın şefkat deryasından sadece bir parçadır.
Bir talebe de hocasına der ki:
— Efendim, ahirette benim halim ne olacak? Yarın ben orada nasıl hesap vereceğim?
— Önce sana bir şey sorayım, ahirette senin hesabını annen mi, baban mı, yoksa Allahü teâlâ mı görsün?
— Hocam, ne kadar yaramaz da olsam, annem beni ateşe atamaz. Babam da hiç kıyamaz.
— O zaman hiç korkma! Elbette hesabı Rabbimiz görecek; ama bunların hepsinin sana olan merhameti şefkati, Cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkat deryasının bir parçasıdır. Annenin şefkati Cenab-ı Allah’ın şefkatinden bir zerredir. Babanınki de öyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
